SOLUN “MUTLAK BUTLAN” İFLASI VE KORKAKLARIN KONFORLU LİNÇ DÜZENİ
Yargıdan çıkan “mutlak butlan” kararı CHP’de hukuki ve siyasi bir kriz yaratmış olabilir. Ancak asıl tartışma, yıllardır kendisini yenileyemeyen sol çevrelerde yaşanıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun hukuken yeniden gündeme gelme ihtimali ortaya çıktığı andan itibaren yükselen tepkilere bakıyorum. Ortada yalnızca siyasi bir itiraz yok. Kimi zaman korkunun, kimi zaman geçmiş yenilgilerin ve kimi zaman da sorumluluğu tek bir kişiye yükleyerek rahatlama arzusunun dışa vurumunu görüyorum.
Soruyorum:
Kılıçdaroğlu’nu el birliğiyle bir nefret nesnesine dönüştürürken, kendi aynanızdaki çatlaklara ne zaman bakacaksınız?
EMEK SİYASETİNDEN SOSYAL MEDYA TRAFİK POLİSLİĞİNE
Türkiye solunun tarihsel gücü emekten, örgütlenmeden ve sokaktan geliyordu. Mahallede, fabrikada, meydanda halkın yanında olmak; teoriyi hayatın gerçekliğiyle buluşturmak temel meseleydi.
Peki bugün ne kaldı?
Sınıftan kopan, halktan uzaklaşan ve siyaseti giderek sosyal medya tartışmalarına sıkıştıran bir anlayış görüyoruz.
Yoksulluğu, işsizliği, adaletsizliği ve emek sömürüsünü konuşmak yerine; kimin ne paylaşım yaptığını, kimin hangi tarafa yakın durduğunu tartışıyoruz.
Siyaset üretmek yerine sosyal medyada trafik polisliği yapıyoruz.
Farklı düşüneni ikna etmeye çalışmak yerine linç ediyor, hizalanmayanı dışlıyor, sonra da bunu “mücadele” diye pazarlıyoruz.
Bu cesaret değil.
İktidar karşısında göze alınamayan risklerin, muhalefetin kendi içinde birbirine yöneltilen yüksek sesli öfkeyle telafi edilmeye çalışılmasıdır.
PEKİ CHP İÇİNDEKİ YOLSUZLUK İDDİALARINA NEDEN SESSİZSİNİZ?
Kılıçdaroğlu’nu eleştirmek herkesin hakkıdır.
Siyaseten ağır biçimde eleştirebilirsiniz. Yanlışlarını ortaya koyabilirsiniz. Politikalarını başarısız bulabilirsiniz.
Ama o zaman şu soruya da cevap vermek zorundasınız:
Kılıçdaroğlu’na karşı gösterdiğiniz öfkeyi, CHP içerisindeki yolsuzluk ve rant iddiaları karşısında neden göstermiyorsunuz?
Belediyelerle ilgili ortaya atılan iddialar, güç mücadeleleri, rant tartışmaları ve siyasi etik sorunları söz konusu olduğunda neden aynı yüksek ses duyulmuyor?
Eğer mesele gerçekten adalet, temizlik ve siyasi ahlaksa, ölçünüz kişiye göre değişmemeli.
Gücü elinde tutana başka, düşene başka davranmak siyasi ahlak değildir.
Güçlüye susup güçsüze saldırmak muhaliflik değil, konformizmdir.
ÇOĞUNLUĞUN SESİ, HAKİKATİN SESİ DEĞİLDİR
Bugün sıkça duyduğumuz başka bir argüman da şu:
“Ama herkes ona karşı.”
Peki ne zamandan beri çoğunluk olmak haklı olmanın kanıtı?
Bir fikrin doğruluğu, onu kaç kişinin savunduğuyla ölçülmez.
Solun tarihsel iddiası zaten gerektiğinde çoğunluğa karşı da doğru bildiğini savunabilmek değil miydi?
O halde sosyal medyada büyütülen öfkeyi, yüksek etkileşimi veya kalabalık sloganları otomatik olarak ahlaki ve siyasi meşruiyet kabul etmeyin.
Çünkü kalabalık her zaman haklı değildir.
Çoğunluk bazen sadece çoğunluktur. Hakikat ise başka bir şeydir.
İLKE YOKSA SİYASET, OPORTÜNİZME DÖNÜŞÜR
“Mutlak butlan” tartışmasının ortaya çıkardığı en önemli meselelerden biri de budur:
Türkiye’de solun bir bölümü artık olaylara ilke, hukuk ve siyasi tutarlılık üzerinden bakmak yerine, tarafların gücüne göre pozisyon alıyor.
Kriterler giderek şuna dönüşüyor:
Kim daha kalabalık?
Kim daha çok etkileşim alıyor?
Kim daha güçlü?
Kimle yan yana durmak daha avantajlı?
İşte asıl tehlike burada.
Çünkü ilkesizliği strateji, fırsatçılığı siyaset, dijital linci de mücadele sanmaya başladığınız anda elinizdeki en değerli şeyi kaybedersiniz:
Siyasi ahlakı.
Benim derdim bir kişiyi aklamak ya da bir kişiyi kutsamak değil.
Benim derdim çok daha basit:
Herkese aynı ölçüyü uygulamak.
Kılıçdaroğlu eleştirilecekse eleştirilsin.
CHP yönetimi eleştirilecekse eleştirilsin.
Belediyelerle ilgili iddialar araştırılsın.
Yolsuzluk iddiası varsa üzerine gidilsin.
Yanlış yapan kimse hesabını versin.
Ama ölçü tek olsun.
Çünkü gerçek muhalefet;
Düşene vurmak değil, gücün karşısında durabilmektir.
Ve gerçek sol;
kalabalığın peşinden koşmak değil, gerektiğinde kalabalığa rağmen doğru bildiğini savunabilmektir.
Siyasetin fotoğrafını değil, röntgenini çekmek tam da bunun için gerekiyor.
Çünkü bazen en büyük çürüme, en yüksek sesin çıktığı yerde saklanır.
SİYASETTE YENİ MODA: DÜNÜ UNUT, BUGÜNÜ ALKIŞLA!
Siyasette son yıllarda ilginç bir moda çıktı.
Dün aynı masada oturduğunuz insan bugün yanlış taraftaysa, dün birlikte mücadele ettiğiniz arkadaşınız bugün başka bir siyasi tercih yapmışsa, geçmişte verdiği bütün emek bir anda buharlaşıyor.
Sanki siyaset hafızası olmayan bir bilgisayar.
Bir tuşa basıyorsunuz:
“Sil.”
Bitti.
Dün yok.
Dün verilen emek yok.
Dün yapılan fedakârlık yok.
Dün birlikte yürünmüş yollar yok.
Bugün kim güçlüyse onun fotoğrafı var.
Bu mudur siyaset?
Bence değil.
Çünkü siyaset yalnızca bugün kimin yanında durduğunuzla değil, dün ne yaptığınızla ve yarın ne yapacağınızla ilgilidir.
SİYASETTE “FOTOĞRAF” ÇOK, HAFIZA AZ
Bugün sosyal medyaya bakıyorsunuz.
Bir siyasetçi bir fotoğraf paylaşmış.
Altında yüzlerce yorum:
“Yanındayız başkanım.”
“Sonuna kadar arkandayız.”
“Dik dur eğilme!”
Üç ay sonra aynı kişi başka bir fotoğraf paylaşınca aynı insanlar bu kez başka sloganlar yazıyor.
“Yeni başlangıç.”
“Doğru karar.”
“Her zaman yanındayız.”
İnsan ister istemez soruyor:
Siz gerçekten insanın yanında mısınız, yoksa fotoğrafın yanında mı?
Çünkü siyaset fotoğraf albümü değildir.
Bugün çekilen fotoğraf yarın değişir.
Ama insanın karakteri, verdiği söz ve yaptığı mücadele kolay değişmemelidir.
KOLTUKLARIN ÖMRÜ, SİYASİ HAFIZADAN KISADIR
Bir koltuğa oturursunuz.
Tebrikler gelir.
Telefonlar susmaz.
Çiçekler gönderilir.
Fotoğraflar çekilir.
Sonra bir gün koltuk gider.
Telefonlar azalır.
Çiçekler kesilir.
Fotoğraf çektirenler başka kapılara yönelir.
İşte siyaset tam da burada başlar.
Çünkü makamdayken herkes yanınızda olabilir.
Asıl mesele makam yokken kimlerin yanınızda kaldığıdır.
Bu nedenle siyasette insanları sadece görevleriyle değerlendirmek büyük hata.
Bugün başkan olan yarın olmayabilir.
Bugün yönetici olan yarın sıradan bir üye olabilir.
Bugün kürsüde konuşan yarın salonda dinleyici olabilir.
Ama örgüt emekçisinin verdiği mücadele hafızada kalmalıdır.
Çünkü makam geçicidir, emek kalıcıdır.
BİR DE “DÜNÜN ADAMI” MESELESİ VAR
Siyasetin en sevmediğim cümlelerinden biri şudur:
“O zaten dünün adamı.”
İyi de…
Dün yok mu?
Dün yapılan mücadele değersiz mi?
Dün kazanılan seçimlerde çalışırken iyiydi de bugün farklı düşündüğü için mi kötü oldu?
Siyaset böyle kurulmaz.
İnsanları geçmişleriyle birlikte değerlendirmek gerekir.
Elbette herkesin siyasi tercihi eleştirilebilir.
Hatta ağır biçimde eleştirilebilir.
Ama eleştirmek başka, geçmişteki bütün emeği yok saymak başka şeydir.
Bir insanın bugün verdiği karar yanlış olabilir.
Fakat bu, dün yaptığı her şeyin yanlış olduğu anlamına gelmez.
İşte burada siyasi olgunluk devreye girer.
ELEŞTİRİ BAŞKA, LİNÇ BAŞKA
Türkiye siyasetinin ciddi problemlerinden biri de eleştiri kültürümüzün giderek linç kültürüne dönüşmesi.
Bir şey söylüyorsunuz.
Sizinle aynı düşünmeyen biri çıkıyor.
Önce etiket yapıştırılıyor.
Sonra niyet okunuyor.
Sonra geçmiş araştırılıyor.
Sonra eski bir paylaşım bulunuyor.
Ardından:
“Bunu zaten biliyorduk.”
Hayır.
Bilmiyordunuz.
Sadece artık işinize gelmiyor.
Eleştiri, karşınızdaki insanı yok etmek değildir.
Eleştiri, fikri tartışmaktır.
İnsanı değil, düşünceyi hedef almaktır.
Siyasetçi eleştirilebilir.
Gazeteci eleştirilebilir.
Parti yönetimi eleştirilebilir.
Belediye başkanı eleştirilebilir.
Ama kimse eleştiriden muaf değildir diye kimse hakaretten de muaf hale gelmez.
Demokrasi, birbirimizi susturma sanatı değil; birbirimizi dinleyebilme kapasitesidir.
PARTİLER İNSANLARIN TAPUSU DEĞİLDİR
Bir başka garip anlayışımız daha var.
Siyasetçi parti değiştirince herkes birbirine düşman oluyor.
Oysa siyasi tercih değiştirmek demokratik siyasetin içinde mümkündür.
Eleştirebilirsiniz.
“Yanlış yaptın” diyebilirsiniz.
“Bu kararını doğru bulmuyorum” diyebilirsiniz.
Ama insanın bütün geçmişini çöpe atmak başka bir şeydir.
Partiler insanların tapusu değildir.
Siyasi tercihler değişebilir.
İnsanlar farklı yollar seçebilir.
Asıl mesele, bunu yaparken dürüst, açık ve tutarlı davranabilmektir.
Çünkü mesele sadece hangi partiye gittiğiniz değildir.
Mesele, oraya giderken arkanızda nasıl bir hikâye bıraktığınızdır.
CHP’NİN ASIL MESELESİ SADECE SEÇİM DEĞİL
CHP açısından bugün daha büyük bir mesele var.
O da kendi içindeki güven duygusunu yeniden inşa etmek.
Örgüt emekçisi kendisini değerli hissediyor mu?
Mahallede çalışan insan karar mekanizmalarında söz sahibi olabiliyor mu?
Gençler sadece seçim zamanı mı hatırlanıyor?
Kadınlar gerçekten karar süreçlerinin içinde mi?
Eleştiren insan düşman ilan ediliyor mu?
Görev dağılımında liyakat mı, yakınlık mı belirleyici?
Bunlar seçim sonucundan daha büyük sorular.
Çünkü seçim sandıkta kazanılır.
Ama örgüt güvenle ayakta tutulur.
BİR YÖNETİCİNİN EN BÜYÜK SINAVI
Bence bir yöneticinin en büyük sınavı, kendisini alkışlayanlarla değil, kendisini eleştirenlerle ilişkisidir.
Herkes sizi alkışlıyorsa bu sizin ne kadar başarılı olduğunuzu göstermeyebilir.
Belki çevrenizde sadece sizi onaylayan insanlar vardır.
Ama biri çıkıp:
“Başkanım, burada yanlış yapıyorsunuz.”
dediğinde ne yapıyorsunuz?
Dinliyor musunuz?
Soruyor musunuz?
Araştırıyor musunuz?
Yoksa hemen:
“Bize karşı.”
mı diyorsunuz?
İşte gerçek demokrasi burada başlıyor.
Çünkü iyi yönetici, sadece alkış duyabilen değil;
itirazı da duyabilen yöneticidir.
YENİ DÖNEMİN PAROLASI BENCE BASİT
Daha az ego.
Daha fazla örgüt.
Daha az kulis.
Daha fazla sokak.
Daha az sosyal medya savaşı.
Daha fazla halk.
Daha az kişisel hesap.
Daha fazla kurum.
Daha az “ben”.
Daha fazla “biz”.
Ve en önemlisi:
Daha az korku, daha fazla cesaret.
Çünkü siyasetin ihtiyacı birbirini yiyen insanlar değil.
Birbirinin eksiğini tamamlayan insanlar.
SON SÖZ
Ben siyaseti bir yarıştan çok uzun bir yolculuk olarak görüyorum.
Bugün yanınızda yürüyen biri yarın farklı bir yola gidebilir.
Bugün rakibiniz olan biri yarın yeniden yol arkadaşınız olabilir.
Bugün kazanan yarın kaybedebilir.
Bugün kaybeden yarın kazanabilir.
Ama bütün bunların üzerinde bir şey kalır:
İnsanların birbirine nasıl davrandığı.
Benim siyasetten beklentim çok büyük değil.
Sadece şunu istiyorum:
Emek unutulmasın.
Liyakat kaybolmasın.
Eleştiri suç sayılmasın.
Vefa zayıflık görülmesin.
Koltuk insanın karakterinden büyük olmasın.
Ve siyasi mücadele, insanlığımızı kaybettiğimiz bir savaşa dönüşmesin.
Çünkü sonunda hepimiz aynı gerçekle karşılaşacağız:
Koltuklar değişecek.
Yönetimler değişecek.
Partiler değişecek.
İsimler değişecek.
Ama geriye bir soru kalacak:
“Siz bu süreçte nasıl bir insan oldunuz?”
Bence siyasetin asıl hesabı budur.
Ve bu hesabı ne sosyal medya kapatabilir, ne de alkışlar.
KARTAL’DA SORUYORUM: BU NASIL BİR RAHATLIK?
Kartal’da siyaset son günlerde biraz hareketli.
Basında ve kamuoyunda çeşitli iddialar konuşuluyor.
Kimileri Kartal Belediye Başkanı’nın AK Parti’ye geçeceğini söylüyor.
Kimileri ise CHP’li bazı belediye meclis üyelerinin sosyal medya üzerinden yeni siyasi oluşumlara destek verdiğini konuşuyor.
Ben de bütün bu tartışmaların ortasında sadece bir soru soruyorum:
Bu nasıl bir rahatlık?
Daha doğrusu…
Bu kadar rahatlığın kaynağı nedir?
Çünkü siyasette insanın aklına ister istemez bazı sorular geliyor.
Bir siyasi partinin çatısı altında seçilmişsiniz.
O partinin örgütüyle yürümüşsünüz.
O partinin seçmeninden oy istemişsiniz.
O partinin adıyla sandığa girmişsiniz.
Sonra bir gün başka bir siyasi oluşuma destek açıklamaları ortaya çıkıyor.
İyi de…
Bu ilişkinin siyasi ve etik tarafı hiç mi konuşulmayacak?
SİYASETTE HER ŞEY SERBEST Mİ?
Elbette herkesin siyasi tercih özgürlüğü var.
Kimseyi düşüncesinden dolayı susturamazsınız.
İnsan siyasi görüşünü değiştirebilir.
Partisinden ayrılabilir.
Başka bir partiye katılabilir.
Bunların hepsi demokratik siyasetin içinde tartışılabilir.
Ama seçilmiş bir kişinin temsil ettiği kurumla, aldığı siyasi sorumlulukla ve kendisine verilen oyla ilişkisi de elbette sorgulanabilir.
Çünkü siyaset yalnızca özgürlük değildir.
Aynı zamanda sorumluluktur.
Seçmen size yalnızca bir koltuk vermiyor.
Bir temsil görevi veriyor.
Bir siyasi kimlik emanet ediyor.
Bir parti çatısı altında yürüyorsanız, o partinin tüzüğü, programı ve kararları da vardır.
Bunlar dekor değildir.
“DOĞRUYU SÖYLEYENİ DOKUZ KÖYDEN KOVUYORLAR”
Gelelim asıl meseleye.
Siyasette bazen öyle bir düzen kuruluyor ki…
Yanlış yapanla uğraşmak yerine, yanlışı söyleyenle uğraşılıyor.
Eleştiren problem oluyor.
Soru soran problem oluyor.
“Burada bir yanlışlık var” diyen problem oluyor.
Sonra ne oluyor?
Dokuz köyden kovuluyorsunuz.
Benim açımdan sorun değil.
10. köyde buluşuruz.
Çünkü insanın yanında kalabalık olmayabilir.
Ama doğru bildiği sözün arkasında duracak cesareti varsa, yalnız değildir.
BENİM MESELEM KOLTUK DEĞİL
Burada özellikle altını çizmek istiyorum.
Ben yönetici olayım veya olmayayım…
Bir görev verilsin veya verilmesin…
Bir makamda olayım veya olmayayım…
Benim meselem koltuk değil.
Çünkü koltukların ömrü vardır.
Görevlerin süresi vardır.
Yönetimler değişir.
İsimler değişir.
Ama kurumlar kalır.
O nedenle mesele kişisel hesaplaşma değil.
Mesele kurumsal ciddiyet meselesidir.
TÜZÜK VARSA NEDEN VAR?
Bir siyasi partinin tüzüğü vardır.
Programı vardır.
Disiplin mekanizmaları vardır.
Yetkili kurulları vardır.
O halde yapılması gereken de gayet basit:
İddia varsa araştırılır.
Belge varsa değerlendirilir.
İhlal varsa yetkili kurullar gereğini yapar.
Yoksa da kimse peşinen suçlanmaz.
Bence olması gereken tam olarak budur.
Ne sosyal medya infazı…
Ne de siyasi dokunulmazlık.
Belge, hukuk ve parti tüzüğü.
Hepsi bu.
YENİ YÖNETİMİN SINAVI
Yeni yönetimin önünde aslında önemli bir sınav var.
Kişilere göre mi hareket edecek?
Yoksa kurallara göre mi?
Yakınlık mı belirleyici olacak?
Liyakat mi?
Kulis mi konuşacak?
Örgütün sesi mi?
Çünkü yönetici olmak sadece makam sahibi olmak değildir.
Bazen en zor kararları alabilmektir.
Kendi çevrenizden biri yanlış yapıyorsa da yanlış diyebilmektir.
Size yakın biri eleştiriliyorsa da aynı ölçüyü uygulayabilmektir.
Adalet, sevdiğinize de sevmediğinize de aynı teraziyi kurabilmektir.
“BURASI ARPALIK DEĞİL”
Siyasette makamların kişisel ikbal alanına dönüşmesine itirazım var.
Kimsenin siyasi parti örgütünü kendi çevresine göre dizayn edilmiş bir alan gibi görme hakkı yok.
Burası bir kişinin özel mülkü değil.
Bir grubun arka bahçesi değil.
Birilerinin kariyer basamağı hiç değil.
Burası Cumhuriyet Halk Partisi.
Burada emek veren insanların hakkı var.
Mahalle mahalle çalışanların emeği var.
Seçim dönemlerinde gecesini gündüzüne katanların alın teri var.
Sandık başında bekleyenlerin emeği var.
Kendi cebinden harcayıp örgüt için mücadele edenlerin hakkı var.
O yüzden örgütün emeğine saygı göstermek zorundayız.
KARTAL’IN ASIL SORUSU BU
Ben bugün kimseyi peşinen suçlamıyorum.
Kimsenin siyasi tercihini de sorgusuz sualsiz mahkûm etmiyorum.
Ama şu soruların sorulmasını istiyorum:
Seçilmişlerin temsil sorumluluğu nedir?
Parti disiplini nerede başlar, nerede biter?
Siyasi etik ne zaman devreye girer?
Örgütün emeği ne zaman hatırlanır?
Ve en önemlisi:
Parti kişilere mi, yoksa ilkelere mi göre yönetilir?
Bence cevap belli.
Kişiler değişebilir.
Yönetimler değişebilir.
Başkanlar değişebilir.
Ama kurumun itibarı kişilerin üzerinde tutulmalıdır.
BENİM TARAFIM BELLİ
Benim siyasette pusulam çok basit.
Koltuk değil, örgüt.
Yakınlık değil, liyakat.
Kişi değil, kurum.
Çıkar değil, ilke.
Kulis değil, açık siyaset.
Dedikodu değil, belge.
Ve her şeyden önce:
Emek verene vefa.
Çünkü siyaset, bugün kimin güçlü olduğuna bakarak taraf değiştirme sanatı değildir.
Siyaset, yarın kimse kalmadığında bile savunduğunuz ilkenin arkasında durabilmektir.
Kartal’da şimdi asıl mesele kimin nereye gideceği değil.
Bu örgütün nasıl bir siyasi kültürle yoluna devam edeceğidir.
Ve ben sormaya devam edeceğim:
Bu nasıl bir rahatlık?
Çünkü bazen siyasette en rahatsız edici şey soru değildir.
Sorunun cevabının herkes tarafından bilinip kimsenin yüksek sesle söylememesidir.