KOLTUK MU, ÖRGÜT MÜ?
Siyasette bazı sorular vardır.
Cevabı herkes bilir.
Ama nedense kimse yüksek sesle söylemez.
Çünkü bazı soruların cevabı, cevabı vereni de rahatsız eder.
Mesela:
Emek mi?
Yakınlık mı?
Liyakat mi?
Sadakat mi?
Örgüt mü?
Koltuk mu?
Halk mı?
Kişisel kariyer mi?
Siyaset ilginç bir meslek.
İnsan önce “hizmet etmek istiyorum” diyor.
Sonra bir bakıyorsunuz, hizmet edecek makam arıyor.
Makam bulunuyor.
Ardından daha büyük makam aranıyor.
İlçe başkanlığı yetmiyor.
İl başkanlığı konuşuluyor.
İl başkanlığı yetmiyor.
Milletvekilliği konuşuluyor.
Milletvekilliği yetmiyor.
Belediye başkanlığı…
Sonra?
Sonrasını siyaset zaten biliyor.
Koltuk büyüdükçe insanın gölgesi de büyüyor.
Fakat nedense örgütün gölgesi küçülüyor.
Asıl mesele koltuğa oturmak değil.
Koltuk boşaldığında ne yaptığınızdır.
Çünkü bazı insanlar makamdayken örgütün ne kadar önemli olduğunu anlatır.
Makam gidince örgütün ne kadar “yanlış” olduğunu anlatmaya başlar.
Dün alkışladığını bugün eleştirir.
Dün beraber fotoğraf verdiğini bugün tanımaz.
Dün “yoldaşım” dediğine bugün “hain” der.
Siyasetin hafızası bazen gerçekten çok kısa.
Ama halkın hafızası o kadar kısa değil.
Bir de şu meşhur “emek” meselesi var.
Yıllarca mahallede çalışan vardır.
Sandık başında bekleyen vardır.
Afiş asan vardır.
Seçim gecesi sabaha kadar uyumayan vardır.
Kendi cebinden harcayan vardır.
Partinin en zor gününde kapıyı terk etmeyen vardır.
Sonra liste açıklanır.
Emekçi yok.
Ama fotoğraf vardır.
Tanıdık vardır.
Telefon vardır.
Yakınlık vardır.
Ve insan ister istemez düşünüyor:
Acaba CHP'de yeni bir puanlama sistemi mi uygulanıyor?
Emek: 5 puan.
Mahalle çalışması: 7 puan.
Sandık görevi: 10 puan.
Doğru kişiyle fotoğraf: 50 puan.
Doğru telefon: 100 puan.
Liste?
Liste zaten sistem tarafından otomatik yükleniyor!
Şaka bir yana…
Eğer siyaset emeği değil yakınlığı ödüllendiriyorsa, orada örgüt değil, ilişki ağı büyür.
İlişki ağı büyüdükçe örgüt küçülür.
Örgüt küçüldükçe parti tabela haline gelir.
Liyakat meselesi de tam burada başlıyor.
Liyakat dediğimiz şey aslında çok basit.
İşi bilenin işi yapması.
Çalışanın görülmesi.
Sorumluluk alabilenin sorumluluk taşıması.
Ama siyasette bazen başka bir ölçü devreye giriyor:
“Kimi tanıyorsun?”
Oysa asıl soru şu olmalı:
“Ne yaptın?”
İki soru arasındaki fark, siyasetin kalitesi kadar demokrasinin de kalitesini belirliyor.
Çünkü tanıdıklar üzerinden yükselen siyaset, bir süre sonra halktan kopuyor.
Halkın derdi kira.
Siyasetçinin derdi liste.
Halkın derdi geçim.
Siyasetçinin derdi görev.
Halk iş arıyor.
Siyasetçi makam arıyor.
Sonra dönüp soruyoruz:
“Vatandaş neden siyasete güvenmiyor?”
Belki de vatandaş gayet iyi görüyor.
Örgüt meselesi daha da önemli.
Örgüt seçimden seçime hatırlanan bir kalabalık değildir.
Örgüt;
mahalledir.
Sandıktır.
Emektir.
Gençtir.
Kadındır.
İşçidir.
Emeklidir.
Esnaftır.
Yıllarca parti kapısını açıp kapatan insandır.
Partinin hafızasıdır.
Peki örgütün iradesi gerçekten ne kadar belirleyici?
Seçim zamanı:
“Örgüt çok önemli.”
Liste zamanı:
“Genel dengeler var.”
Yönetim zamanı:
“Biraz sabır.”
Seçim bittikten sonra:
“Şimdi zamanı değil.”
Örgüt ne zaman konuşacak?
Parti tabelası söküldükten sonra mı?
Bir de vefa var.
Eskiden siyasette vefa diye bir şey vardı.
Şimdi vefa bazen telefon rehberindeki son arama tarihi kadar kısa.
Dün beraber yürüdüğünüz insan bugün farklı düşünüyorsa düşman ilan ediliyor.
Oysa aynı partide herkes aynı düşünmek zorunda değildir.
Fikir ayrılığı başka şeydir.
Düşmanlık başka.
Eleştiri başka şeydir.
İhanet suçlaması başka.
Siyaset biraz da birlikte yaşama sanatıdır.
Aynı masada farklı düşünebilmek.
Aynı hedef için farklı yollar önerebilmek.
Ama biz ne yapıyoruz?
Kendi fikrimizden farklı düşüneni önce dışlıyoruz.
Sonra yalnızlaştırıyoruz.
Sonra da “Neden bölünüyoruz?” diye şaşırıyoruz.
Bu biraz yangını çıkarıp sonra itfaiyeyi suçlamaya benziyor.
CHP özelinde mesele daha da büyük.
CHP kişilerden büyük bir partidir.
Bugünkü yönetimden de büyük.
Dünkü yönetimden de.
Yarınki yönetimden de.
Bir belediye başkanından büyük.
Bir milletvekilinden büyük.
Bir il başkanından büyük.
Bir ilçe başkanından büyük.
Çünkü parti dediğimiz şey sadece genel merkez binası değildir.
Parti, sokakta çalışan insanın emeğidir.
Sandıkta duran müşahidin sabrıdır.
Mahallede kapı kapı dolaşan örgüt emekçisinin teridir.
Yıllarca aidat ödeyen üyenin bağlılığıdır.
Kısacası parti, koltukta oturanlardan çok daha geniştir.
Koltuk değişir.
Örgüt kalır.
Tam burada Türkiye'nin son yirmi beş yılına bakmak gerekiyor.
Çeyrek asır.
Bir çocuk doğdu.
Büyüdü.
Okula gitti.
Üniversiteye girdi.
Mezun oldu.
İş aradı.
Belki bulamadı.
Evlenmek istedi.
Kira karşısına çıktı.
Araba almak istedi.
Fiyat karşısına çıktı.
Ev almak istedi.
Kredi karşısına çıktı.
Ama siyasetin bazı gündemleri hiç değişmedi:
Kim ilçe başkanı olacak?
Kim il başkanı olacak?
Kim listeye girecek?
Kim kimin önünü kesecek?
Kim kimin yanında fotoğraf verecek?
Vatandaş ise uzaktan bakıyor.
Ve haklı olarak soruyor:
“Ben ne olacağım?”
İşte siyasetin asıl sınavı burada.
Çünkü siyasetçinin görevi birbirinin ayağına basmak değil, vatandaşın omzundaki yükü azaltmaktır.
Kavga edeceksek birbirimizle değil;
yoksullukla kavga edelim.
İşsizlikle kavga edelim.
Adaletsizlikle kavga edelim.
Liyakatsizlikle kavga edelim.
Umutsuzlukla kavga edelim.
Yerel siyasette de mesele bundan farklı değil.
Bir belediye başkanı parti değiştirebilir.
Rozet değişebilir.
Siyasi adres değişebilir.
Ama kamu malı parti değiştirmez.
Halkın parası rozet takmaz.
İhale dosyası parti değiştirmez.
Belediye bütçesi parti değiştirmez.
Vatandaşın vergisi parti değiştirmez.
O nedenle asıl soru:
“Kim hangi partiye geçti?”
olmamalı.
Asıl soru:
“Kim kendisine emanet edilen kamu kaynağını nasıl yönetti?”
olmalı.
Çünkü makam kişisel olabilir.
Kamu malı kişisel değildir.
Siyasette bazen GPS cihazı gibi konuşuyoruz.
Genel merkez:
“Rota yeniden hesaplanıyor.”
İl:
“Rota yeniden hesaplanıyor.”
İlçe:
“Rota yeniden hesaplanıyor.”
Örgüt:
“Konum bulunamadı.”
Asıl problem de burada.
Örgütün konumu bulunamıyorsa siyasetin yönü de şaşar.
Koltuk geçicidir.
Bunu herkes bilir.
Ama koltuğa oturunca nedense unutulur.
Makam geçer.
Liste değişir.
Yönetim değişir.
Başkan değişir.
Delege değişir.
Dengeler değişir.
Ama yapılanlar hafızada kalır.
Çünkü siyasette en pahalı arşiv, insan hafızasıdır.
Silme tuşu yoktur.
Bu yüzden bugün siyaset yapan herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:
Ben gerçekten halk için mi buradayım?
Yoksa halkı, kendi siyasi kariyerimin basamağı olarak mı görüyorum?
Örgüt benim için gerçekten değer mi?
Yoksa bana destek verdiği sürece mi değerli?
Liyakat benim için gerçekten ilke mi?
Yoksa yakın olduğum insanlarda aramadığım liyakati başkalarında mı arıyorum?
Vefa benim için gerçekten ahlaki bir değer mi?
Yoksa koltukta otururken hatırladığım bir kelime mi?
Çünkü siyasetçinin gerçek karakteri koltuğa oturduğunda değil, koltuktan kalktığında ortaya çıkar.
Koltuk varken herkes güçlüdür.
Asıl mesele koltuk yokken de doğruyu söyleyebilmektir.
Makam yokken de çalışabilmektir.
Liste yokken de mücadele edebilmektir.
Fotoğraf karesinde yer yokken de örgütün yanında durabilmektir.
İşte o zaman siyasetten söz edebiliriz.
Gerisi dekor.
Sonuçta soru çok basit:
Koltuk mu, örgüt mü?
Ben cevabı biliyorum.
Örgüt.
Çünkü koltuk insanı yükseltmez.
Bazen sadece insanın gerçek boyunu gösterir.
Ve günün sonunda bütün makamlar biter.
Bütün listeler eskiyor.
Bütün fotoğraflar sararıyor.
Ama geriye bir şey kalıyor:
Ne yaptığın.
Kimin yanında durduğun.
Kimi yarı yolda bıraktığın.
Kime sahip çıktığın.
Ve en önemlisi…
Halkın seni nasıl hatırladığı.
Siyasette makamın sahibi geçicidir.
Ama hesabın sahibi halktır.
Ve halkın hafızası…
Sandığınızdan çok daha güçlüdür.