Siyasette En Az Sorulan Soru: Neden?
Siyasette herkes sonucu konuşuyor.
Kim geldi?
Kim gitti?
Kim kimin yanında durdu?
Kim hangi partiye geçti?
Kim hangi koltuğa oturdu?
Ama nedense en önemli soru hep eksik kalıyor:
"Neden?"
Belki de siyasetin en büyük problemi tam da burada başlıyor. Çünkü siyaset yalnızca isimlerin, makamların ya da rozetlerin değiştiği bir satranç oyunu değildir. O kararların arkasındaki nedenleri anlamadan yapılan her yorum eksik, her hüküm ise acele verilmiş bir karardır.
Bugün sosyal medyaya bakıyoruz...
Bir taraf alkışlıyor.
Diğer taraf yuhalıyor.
Beş dakika içinde mahkeme kuruluyor.
Savcı hazır.
Hâkim hazır.
Karar hazır.
Ama kimsenin "Neden?" diye sormaya vakti yok.
Oysa demokrasi, önce dinlemeyi, sonra anlamayı, en sonunda da karar vermeyi gerektirir.
Bugün aynı fotoğraf karesinde yer alan insanlar, ertesi gün birbirlerine en ağır sözleri söyleyebiliyor. Dün omuz omuza yürüyenler bugün birbirine selam vermiyor. Dün "yoldaşım" diyenler bugün "hain" diyebiliyor.
Peki ne değişti?
Gerçekten insanlar mı değişti?
Yoksa şartlar mı?
İşte tam bu noktada siyaset, sonuçları konuşmaktan çok sebepleri sorgulamayı gerektirir.
Siyasetin en büyük hastalıklarından biri de budur. İnsanlar kendi mahallesindeki yanlışı görmek istemiyor, karşı mahallenin doğrusunu ise kabul etmiyor. Böyle olunca eleştiri yerini sloganlara, muhakeme yerini öfkeye bırakıyor. Siyaset de toplumu bir araya getiren ortak zemin olmaktan çıkıp taraftar kavgasına dönüşüyor.
Oysa demokrasi, farklı düşünen insanların aynı masada konuşabilme olgunluğudur.
Bugün bir partide kalan da kendi iradesiyle kalıyor.
Ayrılan da kendi iradesiyle ayrılıyor.
Her iki tercihin de siyasi sonuçlarını değerlendirecek olan millettir.
Asıl mesele insanların hangi kararı verdiği değil; o kararı verirken hangi ilkeye sadık kaldığıdır.
Çünkü ihanet, sadece parti değiştirmekle ölçülmez.
İhanet varsa; ilkelere olur.
Cumhuriyet'e olur.
Demokrasiye olur.
Millete olur.
Koltuklar gelir geçer.
Rozetler değişir.
Makamlar değişir.
Partiler bölünür, birleşir, yeniden kurulur.
Ama insanın karakteri, duruşu ve ilkeleri değişmemelidir.
Çünkü siyaset günü kurtarma sanatı değil, iz bırakma sanatıdır.
Bugün alkışlanan yarın eleştirilebilir.
Bugün eleştirilen yarın haklı çıkabilir.
Tarih acele karar vermez.
Sandık da öyle...
Son sözü ne sosyal medya söyler...
Ne televizyon ekranları...
Ne de parti koridorları...
Son sözü her zaman millet söyler.
Ve millet, çoğu zaman herkesin unuttuğu o tek sorunun cevabını sandıkta verir.
Belki de bugün siyasetin en büyük ihtiyacı yeni sloganlar değildir.
Yeni hakaretler de değildir.
Daha yüksek sesle konuşan siyasetçiler de değildir.
İhtiyacımız olan şey, önyargıyla hüküm vermeden önce tek bir soruyu sormaktır:
"Neden?"
O soruyu gerçekten sormaya başladığımız gün, belki de birbirimizi yeniden anlamaya başlayacağız.
Çünkü bazen bir toplumun geleceğini değiştiren şey, verilen cevaplar değil; cesaretle sorulan doğru sorulardır.