Parti Demokrasisi: Söylem mi, Maskeli Balo mu?
yazar
Gazeteci Rıza Başkan
Tüm Yazıları

Parti Demokrasisi: Söylem mi, Maskeli Balo mu?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

parti içi demokrasi, tabanın sesi ve CHP’deki süreçler

Demokrasi söylem değil, uygulamadır: Blok liste dayatmaları, tabanın iradesinin yok sayılması olarak görülüyor.

Parti içi şeffaflık ve hesap verebilirlik kritik: Atamalar yerine ön seçimler, kulis yerine tartışma şart.

CHP’de “keşke”lerin trajedisi: Yönetimdeki samimiyetsizlik ve koltuk kaygısı, partiyi ve halkı olumsuz etkiliyor.

Sandıktan çıkan değil, sandığın kendisi sorunlu: Delegelerin sessiz protestosu, partinin ruhu ve tabanla bağı açısından önemli bir işaret.

Gerçek güç, tabanın sesinde: Tek başına doğruyu savunabilmek ve farklı seslere tahammül göstermek, partiyi halkın partisi yapabilir.

Siyaset, temelinde temsil ve katılım üzerine kuruludur. Ne var ki, bizim siyaset pratiğimizde temsil iddiası ile yaşananlar arasındaki uçurum her geçen gün büyüyor. Özellikle de siyasi partilerin iç işleyişinde.

Yakın zamanda yaşanan bir ilçe kongresi bunun somut örneği oldu. Delegelerin “çarşaf liste” talebine rağmen seçimin “blok liste” ile yapılması, sadece bir oylama tekniği meselesi değildir. Bu, tabanın iradesinin ne kadar dikkate alındığının da göstergesidir. Salonu terk eden, oy kullanmayan delegeler bu güven kaybını çok net ortaya koymuştur.

Siyasi partiler demokrasinin kılcal damarlarıdır denir. Peki ya bu damarların içi boşsa? Bugün “tabanın söz hakkı” diyenler, yarın kongre salonunda “blok liste” dayatıyorsa, bu demokrasi değil, düpedüz irade gaspıdır! Delegeler “çarşaf liste” isterken, yöneticilerin kapalı kapılar ardında “blok liste”yi dayatması yalnızca teknik bir mesele değil, tabana duyulan güvensizliğin, hatta tabanın yok sayılmasının resmidir.

Demokrasi yalnızca bir söylem değil, bir uygulamadır. Ama salonda suskunluk dayatılıyorsa, farklı sese tahammül yoksa, o demokrasi değil; şovdur, maskeli balodur! Parti içi muhalefeti düşman, eleştiriyi hain görmek; kendi ayağına sıkmaktır. Ön seçim yerine atama, şeffaflık yerine kulis; işte bu yüzden insanlar umudunu kaybediyor.

Parti içi şeffaflık, hesap verebilirlik ve en önemlisi tabanın sesine kulak verilmesi olmadan, “emek ağırlıklı bir kitle partisi” olma iddiası boşa düşer. Atamalarla değil ön seçimlerle belirlenen adaylar, tüzükte yapılacak gerçek demokratik değişiklikler, partiyi yeniden halkın partisi yapabilir.

Oysa bugün kongre salonlarında verilen birlik görüntüsü belki güzel; ama gerçek demokrasi farklı görüşlerin aynı çatı altında özgürce dile getirilebilmesidir. Güvensizlik oylamalarının bile keyfî yöntemlerle yapıldığı bir yerde, demokrasinin samimiyetinden söz edilemez.

Bu topraklarda Bandırma Vapuru’ndan beri susmayan bir irade var: Halkın iradesi! O irade hiçbir zaman yenilmedi, bugün de yenilmeyecek. Ama o iradeyi temsil ettiğini söyleyen partiler, önce kendi içlerinde samimiyet testi vermek zorundadır.

Gerçek güç kalabalıkların arkasına saklanmakta değil, tek başına da kalsan doğruların uğruna dimdik ayakta durabilmektedir.

CHP’de Parti İçi Demokrasi ve “Keşke”lerin Trajedisi

At hırsızları ile kervan yürümez derler… Ve bugün Türkiye siyaseti bunu çok net gösteriyor. John Berger’ın dediği gibi: “Kelime dağarcığımız çok fakir olduğu için hayatta başımıza gelen pek çok şey isimsiz kalır.” Edebiyat ve siyaset, dilsiz ve kelimesiz kalan olaylara isim vermek için vardır. Ve şu an CHP’de yaşananlar, kelimelere ihtiyaç duyulan bir trajedi halini almıştır.

Siyaset işgalci bir faaliyettir. İnsanlar siyasete neden teşne? Menfaat ve sandalye uğruna… Ayağının altına alırsan yükselirsin, başının üstüne alırsan ezilirsin. Bu kadar net. Kariyerizm eşittir faşizm. Dün kendi yaptıklarını görmeyenler, bugün seni hedef tahtasına koyuyorsa, buna samimiyetsizlik denir. Karakter tekrarları ve sadakat illüzyonu…

“Manipülasyon, bireyin küçük dünyasında bir oyun; siyasetin büyük sahnesinde ise kurumsallaşmış bir stratejidir.” CHP, bir okyanus; içinde köpek balıkları var. Ve o okyanusu temizlemenin ilk adımı, pranga balığını temizlemekten geçiyor. Yakın zamanda Bülent Arınç’ın üyeliği, bu “temizlik” ihtiyacının göstergesi olabilir. Ancak partiyi içimizdeki hainlerden temizlemek yerine, emekçilere laf sokmak, iğdiş etmek isteyenler var. Bu sürdürülemez. CHP’yi bu hainlerden arındırın; yoksa sorumluluk size ait olacaktır.

YSK süreçleri, olağanüstü kurultay talepleri ve imza toplama çabaları gösteriyor ki mevcut parti yönetiminin herhangi bir ilkesi, ideolojisi yoktur. Sadece koltukta kalmak ve güç peşinde koşmak söz konusu. Ülke sorunları, halkın beklentileri, sosyal adalet… Bunlar onlara sadece dekor.

Ve “keşke”ler… Keşke Kemal Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybettiğinde genel başkanlığı bırakmış olsaydı. Keşke Ekrem İmamoğlu Meral Akşener’le gizli görüşmeler yapmasaydı. Keşke kurultay delegeleri satın alınmasaydı, rüşvet yerine alın teriyle kazansalardı. Keşke parti içi şeffaflık sadece bir kavram olarak kalmasaydı. Keşke emekçiler hedef tahtasına konulmasaydı.

Ancak gerçek şu: CHP’nin mevcut yönetiminden ne millete, ne de ülkeye fayda gelmez. Sadece koltuklarını korumaya çalışan, günübirlik siyaset yapan figürlerden ibaretler. Bu noktada sorumluluk sadece yönetimde değil; sessiz kalan, uyarıda bulunmayan, eleştirmeyen herkesin omuzlarındadır.

Toplum olarak mayamız bozuldu; adaleti güçte arar hale geldik. Yurtdışından bir göz olarak bakınca, bu çarpıklık daha da belirginleşiyor: Gücünü garibana karşı kullananlar, geçmişte suç örgütü yönetenlerin “adalet temsilcisi” gibi gösterildiği bir tablo… Ortada hukuksuzluk, gasp ve korku var. Biz neyi alkışlıyoruz? Neyi meşru görüyoruz?

CHP’de her gün bir kurultay, her eleştiriye bir küsme, her başarıya bir yuhalama… Ve köy kahvesinde bile bu kadar kavga görmedik. Keşke ile başlayan cümleler, aslında bugünün siyasi utancını ortaya koyuyor.

O nedenle artık hatalarımızdan ders çıkarmak, sorumluluk almak ve sessiz kalmamak gerekiyor. Partiyi içten temizlemekten başka çare yok. Eğer bunu yapamazsak, sadece CHP kaybetmez; Türkiye kaybeder.

Sandıktan Çıkan Ses Değil, Sandığın Kendisi Sorunlu!

Bir ilçe kongresi daha sessiz sedasız, ama aslında bir o kadar gürültülü bir şekilde sona erdi. Salonu terk eden delegelerin ardından kapanan kapılar, aslında kapanan birçok umudun ve inancın da sembolüydü. "Blok liste" tartışması, sadece bir usül meselesi değil; partinin ruhuna, tabanına ve iddiasına dair çok daha derin bir çatlağın dışa vurumu.

"Çarşaf liste" talebi, demokrasinin en temel ilkelerinden biridir: Tercih hakkı. Bu talep, "Ben senin hazırladığın paketi olduğu gibi kabul etmek istemiyorum, içindekileri tek tek görüp seçmek istiyorum" demenin diplomatik yoludur. Bu talebin reddi ise, "Senin tercihine güvenmiyorum, ben senin adına daha iyisini bilirim" demenin kibircisidir. O salondan ayrılan her delege, aslında "Artık sizin 'sizin adınıza daha iyisini bildiğiniz' sistemin bir parçası olmayacağım" demiştir. Bu, bir protestodan çok daha ötesi, bir vazgeçiştir.

Parti yönetimi, salonu dolduran kalabalığa bakıp "Birlik ve beraberlik var" diye övünebilir. Ancak gerçek birlik, farklı seslerin susturulduğu değil, o seslerin de kendini ifade edebildiği yerdir. İtiraz edilemeyen, "ortamın müsait olmadığı" bir kongre, demokratik bir şölen değil, bir onay törenidir. Bu, "güven oylaması" değil, "kendini oylatmaktır". Ve kendini oylatanlar, zaferlerini kutlarken, aslında en büyük yenilgiyi, tabanlarıyla olan bağlarını kaybetme riskini göze alıyorlar.

"Emek ağırlıklı bir kitle partisi" iddiası, ancak ve ancak parti içinde emeğin, fikrin ve samimiyetin karşılık bulduğu bir sistemle anlam kazanır. Tabanın sesine kulak vermek, sadece seçim zamanı hatırlanacak bir strateji değil, partinin DNA'sına işlemesi gereken bir ilke olmalı. Atamalarla değil, ön seçimlerle gelen adaylar; dayatmayla değil, tartışılarak şekillenen tüzük maddeleri; "tamam efendim"cilikle değil, "acaba?" diye sorgulayan bir katılımla hayat bulur bu iddia.

Siyasetin geleceği, sadece iktidar hesaplarıyla değil, bu topraklarda Bandırma Vapuru'ndan beri susmayan o iradeye, halkın iradesine samimiyetle kulak vermekten geçer. Bu irade, kongre salonlarında susturuldukça, sandıkta da kendini duyurmanın başka yollarını arayacaktır.

Gerçek güç, kalabalıkların alkışları arkasında saklanmakta değil, tek başına da kalsa, doğruların yanında dimdik durmaktadır. Bugün salonu terk eden o birkaç delegenin sessiz çıkışı, belki de yarının en gür sesi olacaktır.

Sağlıcakla Kalın.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *