ÇÜRÜMENİN SESSİZLİĞİ
Siyasetin en tehlikeli hali, artık kimsenin şaşırmıyor olmasıdır.
Bir dönem manşetleri sallayacak iddialar bugün birkaç saatlik sosyal medya kavgasına sıkışıyor, sonra hayat normale dönüyor. Çünkü toplumun sinir uçlarıyla fazla oynandı. Sürekli kriz, sürekli kavga, sürekli “ihanet” dili… Ve sonunda ortaya dev bir hissizlik çıktı.
Bugün Türkiye’de asıl mesele artık sadece iktidar-muhalefet yarışı değil.
Asıl mesele; siyasetin ahlaki merkezini kaybetmesi.
Bir tarafta yıllardır devlet gücüyle devasa bir siyasi mühendislik kurmuş bir iktidar var. Diğer tarafta ise kendi iç hesaplaşmalarını bile yönetmekte zorlanan bir ana muhalefet. Ve halk, iki büyük gürültünün ortasında sıkışmış halde nefes arıyor.
Erdoğan siyaseti yıllardır satranç gibi oynuyor. Hamle yaparken sadece bugünü değil, rakibinin yarın nasıl dağılacağını da hesaplıyor. Muhalefetin en büyük problemi ise hâlâ duygusal reflekslerle hareket etmesi. Strateji yerine reaksiyon siyaseti yürütülüyor.
Bugün CHP’de konuşulan “mutlak butlan”, kurultay tartışmaları, delegeler üzerinden dönen iddialar ya da parti içi hizip savaşları sıradan meseleler değil. Bunlar doğrudan muhalefetin enerjisini emen bir iç türbülans. Ve iktidar açısından bakıldığında bu tablo bulunmaz fırsat.
Çünkü yorgun bir toplumun önüne iki seçenek koyarsanız;
bir tarafta kaos görüntüsü, diğer tarafta “istikrar” vaadi…
insanlar çoğu zaman öfkelerine rağmen tanıdıkları limana döner.
İşin daha çarpıcı tarafı şu:
Türkiye’de siyaset artık ideolojiler üzerinden değil, psikoloji üzerinden yürüyor.
Korku.
Aidiyet.
Öfke.
İntikam hissi.
Dışlanma korkusu.
Bunları yöneten kazanıyor.
Bugün sosyal medyada herkes “adalet”, “demokrasi”, “ahlak” diyor ama kendi tarafına dokunulduğu anda ilkeler buharlaşıyor. Çünkü siyaset takım taraftarlığına dönüştü. Rozetler hakikatin önüne geçti.
Oysa gerçek demokrasi, kendi mahallesine de hesap sorabilme cesaretidir.
Bir belediyede yolsuzluk varsa ve sırf “bizim taraftan” diye susuluyorsa; orada artık muhalefet değil, yeni bir çıkar düzeni doğuyordur.
Bir gazeteci sadece karşı tarafın yanlışını görüyorsa gazeteci değil, propaganda memurudur.
Bir siyasetçi eleştiriyi “ihanet” sayıyorsa, demokrat değil güç bağımlısıdır.
Kemal Kılıçdaroğlu etrafındaki tartışmaların büyümesinin nedeni sadece kişisel hesaplaşmalar değil. Bu mesele aynı zamanda CHP’nin hafızasıyla gelecek arasında sıkışmasıdır. Bir kesim geçmişi tamamen silmek istiyor, başka bir kesim ise geçmiş üzerinden yeniden güç devşirmeye çalışıyor. Halbuki siyaset rövanşla değil, yenilenmeyle büyür.
Muhalefetin önündeki en büyük risk şu:
Kendi iç kavgasına gömülüp toplumun gerçek gündemini kaçırmak.
Çünkü vatandaş sabah kalkınca “kurultay delegesi kim oldu” diye değil;
kirayı nasıl ödeyeceğini, çocuğunun geleceğini, mutfaktaki yangını düşünüyor.
Siyaset halktan kopunca, kendi içine kapanmış elit bir kulübe dönüşür. Ve o noktada seçimler meydanlarda değil, algı operasyonlarıyla kazanılır.
Belki de bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı yeni bir lider değil.
Yeni bir siyasi ahlak.
Çünkü mesele isimlerden büyüdü artık.
Sorun; yanlış yapanı alkışlayan, sorgulayanı hain ilan eden çürümüş kültürde.
Ve tarih şunu defalarca gösterdi:
Bir ülkeyi muhalefetsizlik değil, ilkesizlik çökertir.