GÖRÜNMEYENLERİN ŞEHRİ: KALDIRIMLAR YÜKSEK, DUVARLAR DAHA YÜKSEK

GÖRÜNMEYENLERİN ŞEHRİ: KALDIRIMLAR YÜKSEK, DUVARLAR DAHA YÜKSEK

YAYINLAMA:

Şehir konuşuyor.
Projeler, vaatler, açılışlar…
Her şey “erişilebilir” deniyor artık.

Ama bir gerçek var ki, broşürlere sığmıyor:
Bazıları hâlâ bu şehre misafir gibi yaşıyor.

 

Bir kaldırım düşün…
Üzerine çıkmak için sporcu refleksi, inmek için cesaret gerekiyor.
Bir rampa var mesela—kağıt üzerinde.
Gerçekte? Ya çok dik, ya da bir çiçek saksısıyla kapatılmış.

Ve sonra soruyorlar:
“Neden dışarı çıkmıyorsunuz?”

Çünkü şehir davet etmiyor.
Şehir, hâlâ seçiyor.

 

Engel dediğin şey bazen bedende değil.
Bazen bir bakışta.
Bazen “yardım edeyim mi?” diye sorarken bile karşındakini yok sayan bir tonlamada.

Asıl engel… alışkanlık.

“Böyle gelmiş böyle gider” diyen bir sistem,
en büyük duvarı görünmeden örer.

 

Bir durakta bekleyen tekerlekli sandalye…
Otobüs geliyor, kapı açılıyor, umut beliriyor.
Ama o rampayı açacak kimse yoksa,
o araç aslında hiç gelmemiş sayılır.

İşte mesele tam da bu:
Var gibi görünen ama yok sayılan hayatlar.

 

Ve en çarpıcı olan şu:
Herkes bir gün aday.

Bir kaza, bir hastalık, bir an…
Hayat, bir saniyede yön değiştirir.
Bugün “sağlam” diye kendini merkezde sananlar,
yarın aynı kaldırımda takılı kalabilir.

Ama biz hâlâ meseleyi “onlar” diye konuşuyoruz.
Sanki bu şehir ikiye bölünmüş gibi.

Oysa gerçek şu:
Bu şehir, birlikte yaşanmazsa kimseye ait değil.

 

Engelli vatandaş bağırmıyor.
Çünkü yıllardır anlatıyor da…
duyan olmuyor.

O yüzden artık başka bir dil kullanıyor:
Sabır.

Ama sabır sonsuz değil.
Ve unutma…
sessiz kalanlar, günü geldiğinde en net konuşanlardır.

 

Belki de mesele yardım etmek değil.
Mesele, engel olmamak.

Çünkü bu şehirde herkes yürümek zorunda değil.
Ama herkes yaşamak zorunda.

Ve yaşamak…
kimsenin iznine tabi olmamalı.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *