“MEYDAN, MASA, HANÇER: KİM GERÇEK, KİM GÖRÜNTÜ?”

“MEYDAN, MASA, HANÇER: KİM GERÇEK, KİM GÖRÜNTÜ?”

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Takvim yine aynı yere yaslanıyor.
1 Mayıs İşçi Bayramı yaklaşıyor.

Ama bu ülkede mesele artık sadece bir gün değil.
Mesele, o günün etrafında kurulan sahneler.

 

Bir tarafta kürsüler var.
Yüksek ses, sert ton, iddialı cümleler…

DİSK yine Taksim diyor.
Yine “vazgeçilmez” diyor.

Ama sokak başka bir şey söylüyor.
Çünkü söz var…
ama o sözün ayak izi yok.

Bir hedef gerçekten hedefse, yolu olur.
Planı olur.
Bedeli olur.

Yoksa o sadece yankıdır.
Ve yankı, en çok sessizlikten beslenir.

 

Daha sert söyleyelim:
İşçinin öfkesi yönetiliyor.
Yön verilmek için değil…
sakinleştirilmek için.

Beklenti şişiriliyor,
sonra yavaşça söndürülüyor.

Her yıl aynı döngü.
Aynı hayal kırıklığı.
Aynı “seneye bakarız.”

Bu sendikal refleks değil,
bu alışkanlık.

 

Ama asıl kırılma başka yerde.

Ankara’da madenciler var.
Yer altında değil bu kez…
yer üstünde, gözümüzün önünde.

Açlıkla direniyorlar.
Sadece maaş değil, onur istiyorlar.

Ve o an, bütün sloganlar susuyor.

Çünkü gerçek mücadele mikrofonsuz olur.
PR’sız olur.
Filtre yoktur, makyaj yoktur.

Sadece çıplak hakikat vardır.

 

Peki o “büyük” yapılar nerede?

Hani işçinin kalesiydi bazıları?
Hani “yanınızdayız” diyenler vardı?

Sessizlik.

Ama bu sıradan bir sessizlik değil.
Bu seçilmiş bir suskunluk.

Görmemeyi tercih etmek.
Duymazdan gelmek.

Ve bu, en ağır cümleden daha sert bir tavırdır.

 

Sahne sadece meydanda değil.
Siyasetin arka odalarında da başka bir oyun dönüyor.

Seçim konuşuluyor.
Tarih kayıyor.
Hesaplar derinleşiyor.

Erdoğan yeniden aday olur mu tartışması,
Özgür Özel sahayı erkenden ısıtma hamlesi…

Görünürde ayrı cümleler,
arka planda ortak bir tempo.

Çünkü siyaset bazen açık oynanmaz.
Bazen saatler değil,
zamanın kendisi manipüle edilir.

Bir de içerideki hesaplaşmalar var.

Cumhuriyet Halk Partisi içinde yükselen sesler:
“Önce parti” diyenler.

Bu bir slogan değil aslında.
Bu bir uyarı.

Çünkü bir parti kendine bakmazsa,
kimse ona bakmaz.

Şeffaflık talebi lüks değil.
Zorunluluk.

Aksi halde idealler değil,
iddialar konuşulur.

 

Ve kirli bir hat daha açıldı:

Özel hayatların siyasete malzeme yapılması.
Fotoğraflar, montajlar, ima edilen skandallar…

Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi,
bilinçli şekilde siliniyor.

Bugün teknoloji yalanı büyütüyor.
Ama asıl sorun teknoloji değil.

Niyet.

Çünkü bir şeyi kirletmek isteyen zihin,
her aracı kullanır.

Ve gelelim en sessiz ama en tehlikeli yere:

Hançer.

Siyasette en büyük darbe rakipten gelmez.
Yanındakinden gelir.

Kemal Kılıçdaroğlu bunu yaşadı.

Masada oturanlar,
arka planda hesap yaptı.

Dün susanlar,
bugün bağırıyor.

Ama bu cesaret değil.
Bu zamanlama.

İlke değil.
Pozisyon.

Çünkü bazıları için siyaset dava değil,
alan.

Güç alanı.
Hesap alanı.
İntikam alanı.

Ve bu zihniyet en tehlikelisi.

Çünkü yüzü halka dönük,
niyeti kapalı.

 

Şimdi tabloyu birleştir:

Meydan var ama irade yok.
Sendika var ama refleks yok.
Siyaset var ama etik yok.
Medya var ama sınır yok.

Ve en önemlisi:
Güven yok.

 

Ama bir şey değişti.

İnsanlar artık sadece dinlemiyor.
Okuyor.
Seziyor.
Ayırıyor.

Gerçekle kurgu arasındaki o ince çizgiyi,
artık göz değil, içgüdü yakalıyor.

 

Son söz sert olacak:

Bu ülkede artık kim ne söylüyor değil,
kim neyi neden söylemiyor önemli.

Çünkü bazen en büyük yalan,
kurulan cümlede değil…
kurulmayan cümlenin içindedir.

Ve tarih,
hep susanları daha kalın harflerle yazar.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *