“Emeğin Sesi, Camdan Duvarlara Çarpıyor”
Takvim yaprakları yine aynı eşiğe dayanıyor.
1 Mayıs İşçi Bayramı yaklaşıyor.
Ama mesele bir gün değil.
Mesele, o günün gölgesinde büyüyen suskunluk.
Sabahın köründe uyanan bir şehir düşün…
Servis bekleyen işçiler, uykusunu gözünde taşıyan emekçiler, cebinde ay sonunu hesaplayan insanlar.
Ve karşılarında; cam kulelerde oturan, sayıları değil yüzleri silinmiş patronlar.
Bir taraf ter döküyor.
Diğer taraf kâr hesaplıyor.
Aradaki mesafe?
Aslında kilometre değil…
Vicdan farkı.
Bu ülkede emek hâlâ ucuz, hayat pahalı.
İşçi hâlâ “idare et” cümlesine mahkûm, patron “tasarruf” derken bile büyüyor.
Birileri için kriz,
diğerleri için fırsat.
Ve bu denklemde en çok yorulanlar, en az konuşanlar oluyor.
Ama artık o sessizlik eskisi kadar derin değil.
Bir şey değişiyor.
Sokaklarda, atölyelerde, fabrikalarda bir kıpırtı var.
Adı bazen direniş, bazen isyan, bazen sadece “yeter artık.”
Çünkü insan dediğin sadece çalışan bir makine değil.
Onurun da var, sabrın da bir sınırı.
Bir işçi “hakkımı ver” dediğinde,
bu bir talep değil,
bir hatırlatmadır:
“Ben buradayım.”
Şimdi soralım kendimize:
Bir ülkede emek bu kadar görünmezse,
o ülkenin geleceği ne kadar görünür olur?
Yoksulluğun normalleştiği yerde,
adalet sadece bir kelimeye dönüşür.
Ve o kelime, en çok da emeğin ellerinde ağırlaşır.
1 Mayıs yaklaşıyor.
Meydanlar dolacak, sloganlar yükselecek, pankartlar açılacak.
Ama asıl soru şu:
O sesler gerçekten duyulacak mı,
yoksa yine yüksek binaların camlarında yankılanıp geri mi dönecek?
Belki de mesele tam burada başlıyor.
Duymazdan gelenlerle, duyulmak isteyenler arasında.
Ve tarih bize hep şunu fısıldıyor:
Emeğin sesi, bir gün mutlaka duvarları aşar.
Çünkü alın teri,
eninde sonunda yolunu bulur.