PADİŞAH İLAN ETMENİN BEDELİ
Siyasetin hafızası zayıf değildir. Sadece bazen işine gelmediğinde unutuyormuş gibi yapar.
Geçtiğimiz günlerde Babala TV ekranlarında Gürsel Tekin eleştirildi. Mikrofonu alan konuştu, sözü olan söyledi. Demokrasi zaten biraz da budur: eleştiri, itiraz, sorgulama…
Ama insan ister istemez şunu soruyor:
Merkez siyasette yüksek perdeden eleştiri yapanlar, yerelde aynı cesareti neden gösteremedi?
İstanbul’un mahalle aralarında başka bir gerçek var. Yerelde yıllardır konuşulan ama kimsenin açıkça dile getirmediği bir tablo…
Eleştirenler vardı ama müdahale eden yoktu. Rahatsız olan çoktu ama sorumluluk alan çıkmadı.
Yerelde adı geçen isimlerden biri olan Eray Arda Ekim meselesi bunun en somut örneği oldu. Eleştiri vardı, homurdanma vardı, kulis vardı… fakat sonuç yoktu.
Çünkü bizde siyaset çoğu zaman şu refleksle çalışıyor:
Gelir gelmez lider yaratmak.
Henüz sınanmamış birini tahta oturtmak.
Sonra da oluşan gücü “kaçınılmaz kader” gibi kabullenmek.
Oysa tarih başka şey söylüyor.
“Gelir gelmez padişah ilan ederseniz, Yeniçeri isyanına kızmayacaksınız.”
Bu sadece Osmanlı metaforu değildir; bugünün siyasetine tutulmuş aynadır. Gücü denetlemezseniz, eleştiriyi susturursanız, liyakat yerine sadakati koyarsanız… bir gün itiraz kaçınılmaz olur.
Ve bazen o itiraz gecikir.
Çünkü bazı yöneticiler şöyle düşünür:
“Geldim, padişah oldum; isyan etseler de umurumda değil.”
“Taht kurdum, itiraz manzaradan ibaret.”
“Eleştiri mi? Gürültü sadece.”
İşte kırılma tam burada başlar.
Siyasette en tehlikeli an, kimsenin konuşamadığı andır. Alkışın eleştiriyi bastırdığı, sadakatin aklın önüne geçtiği andır.
Bugün Babala TV’de yapılan tartışma aslında bir kişiyi değil, bir siyaset kültürünü tartışıyor:
Lider mi yetiştiriyoruz, yoksa dokunulmaz figürler mi üretiyoruz?
Unutulmamalı…
Padişahı halk yaratır.
Ama ilk isyan da yine sessiz bırakılan o halktan gelir.
Ve tarih şunu defalarca yazdı:
Tahtı kurmak kolaydır.
Tahtta kalmak ise hesap verebilenlerin işidir.