SADAKAT İLLÜZYONU: FIRTINADA KAYBOLANLAR, GÜNEŞTE ORTAYA ÇIKANLAR!
İnsan, zor günde tanır insanı. Klişe gibi gelebilir ama hayatın en acımasız ve en gerçek sınavıdır bu. İşler sarpa sardığında çevren boşalır, ortalık sessizleşir. Bir bakarsın, yanında “dost” namına kimse kalmamıştır. Etraf, “hiçler meclisi”ne dönüşür.
Ne zaman ki fırtına dindi mi, güneş yüzünü gösterdi mi; işte o zaman gölgeler geri döner. Yüzlerinde yapay bir tebessüm, dillerinde “Biz zaten buradaydık” cümlesiyle beliriverirler.
Ancak bu “maskeli dostlar” tek başına bir mesele değil. Onların bu küçük oyunu, Türkiye siyasetinin büyük sahnesinde kurumsallaşmış bir stratejiye dönüşmüş durumda. Kriz anında halkın gözlerinin içine bakacak cesareti bulamayanlar, işler yoluna girdiğinde kürsüye çıkıp kahramanlık nutukları atıyor.
Dün, sandık iradeyle dolarken, demokrasi için nöbet tutulması gereken saatlerde yoktular. Bugün, en ön sırada “demokrasi ve milli irade” naraları atıyorlar. Dün, örgütlü gücün yanında saf tutup halkın sesini susturdular. Bugün, halkın vicdanına hitap ediyorlar. Bu, siyaseten karakter tekrarıdır. Sistem, farklı yüzleri aynı kalıptan çıkarıp sunmaya devam ediyor.
İkiyüzlülük, bu oyunun ortak paydasıdır. Kimi bireysel çıkarı için geri çekilir, kimi koltuğunu korumak için. Ama yöntem tektir: Zor günde kaybol, işler düzelince ortaya çık!
Buradaki en büyük manipülasyon dilidir: “Ben hep yanındaydım, ben hep buradaydım.” Oysa toplum bilir ki, en çok ihtiyaç duyulduğu anda ortada yoktular. Sadece fırsatı beklediler.
Sosyolojik olarak bu tablo, toplumun güven damarlarını keser atar. İnsanlar birbirine, siyasete ve en nihayetinde geleceğe dair güvenini yitirir. “Dost mu, fırsatçı mı?” sorusu zihinlere kazınır. Aynı soru siyasette de geçerlidir: “Temsilci mi, çıkar avcısı mı?”
Asıl tehlike şudur: İkiyüzlülük çoğaldıkça, sadakat ve samimiyet pahalı bir meta haline gelir. İnsan ilişkileri sahte bir nezaketin gölgesinde yaşanır. Siyaset, çıkar hesaplarının oynandığı bir tiyatroya dönüşür. Halk ise bu tiyatronun en ön sırasında, biletini pahalıya ödeyen ama sahneye hiç çıkamayan, söz hakkı olmayan seyircidir.
Ve unutulmasın! Toplumun en derin yarası yoksulluk değil, ihanettir. İnsan en çok ekmeksizliğe değil, güvenin kaybına dayanamaz.
Dost da, siyasetçi de, lider de zor zamanda yanındaysa kıymetlidir. Fırtına dindikten sonra gelenin adı ne dosttur, ne de lider!
Aşık Veysel’in o eşsiz sözleri burada bir kez daha haykırıyor kendini: “Başkasının baharını çalanın, bahçesi çiçek açmaz. Başkasının güneşini kesenin üzerine güneş değmez. Hala anlamadınız, kötü niyetle iyi murada varılmaz.”
Çözüm kişilerde değil, sistemdedir. Sistemi düzgün çalışır hale getirmeden, sorunlu işleyen bir mekanizmanın başına kimi getirirseniz getirin, bozuk sistem onu da kısa sürede “yanlışları doğru sayma” çizgisine getirecektir. Unutmamak gerekir: “Doğru ile yanlışın ortalaması, yanlıştır.”
Halk artık bu illüzyonu görüyor. Sadece görüyor değil, hafızasına da kazıyor. Sadakatin gerçek mi yoksa illüzyon mu olduğunu gösteren final sınavı, sandık olacak.
Selam ve saygılarımla.