Sürdürülemez Bir Uçurum
Dünya sahnesinde, insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük çelişkilerden biri, ekonomik uçurumun giderek derinleşmesidir.
Birleşmiş Milletler verileri, her on kişiden birinin hâlâ aşırı yoksullukla mücadele ettiğini gösterirken, küresel zenginliğin inanılmaz bir hızla küçük bir elitin elinde toplandığını görüyoruz.
Bu, zengini daha zengin, yoksulu daha fakir yapan mevcut ekonomik modelin, hem etik hem de pratik açıdan sürdürülemez olduğunun en açık kanıtıdır.
Pek çok ülkede, "eğitim" veya "gelişim" gibi kulağa olumlu gelen başlıklar altında, ucuz işgücü tedarik mekanizmaları yaratılmaktadır.
Bu sistemler, genç ve savunmasız işgücünü, insanca bir yaşam standardının çok altındaki ücretlerle çalıştırmanın yolunu açar.
Daha da çarpıcı olanı, bu düşük maliyetli emeğin ücretlerinin dahi, çoğu zaman işverenlerin kasasından değil, kamu fonlarından, yani genel halkın vergileriyle finanse ediliyor olmasıdır.
Bu durum, üretilen küresel zenginlikten emeğin aldığı payın sürekli düşmesine yol açan büyük bir bölüşüm şokunun parçasıdır.
Sermayenin getirisinin, ortalama ücret getirisini kat be kat aşması, küresel çapta bir kaynak aktarımı yaşandığını göstermektedir.
Ekonomik göstergelerde (rezerv artışı, bütçe disiplini, borç yönetimi) bir "istikrar" görüntüsü yaratıldığında, bu istikrarın bedelini kimin ödediği sorusu hayati önem taşır.
Çoğu zaman bu makro başarılar, emeğiyle geçinen kesimlerin artan vergi yükü, düşen yaşam standartları ve kamu hizmetlerinden kısıntı yapılmasıyla sağlanır.
Büyük sermaye grupları üzerindeki vergi yükü hafifletilirken, devletin borçlanma maliyeti (faiz ödemeleri) aracılığıyla halktan toplanan kaynaklar yeniden sermaye sahiplerinin kasasına geri döner.
Program, sözde sürdürülemez denen uçurumu kapatmak yerine, daha da derinleştirir.
Ulusal bütçelerden küresel ticaret anlaşmalarına kadar tüm düzenlemeler, paranın kimden alınıp kime harcandığını gösteren sınıfsal metinlerdir.
Bunlar, mevcut ekonomik yapının, halkın refahını değil, elitlerin çıkarlarını güvence altına aldığını kanıtlar.
Genişleyen sefalet, yoksulluk ve toplumsal gerilimler, ekonomik düzenin doğal bir sonucu değil, tamamen politik kararların neticesidir.
Bu, basitçe bir "ahlak krizi" değil, doğrudan ekonomi-politik bir sorundur.
Küresel adaletsizlik, dünyanın baş hakikatidir.
Bu sürdürülemez düzenin devam edip etmeyeceği, politik iradenin gösterilmesine bağlıdır.
Ya milyonların göz göre göre sömürüldüğü bu düzeni değiştirecek politik bir hareket inşa edilecek, ya da uçurum derinleşmeye devam edecektir.