EMEKLİYİ YÜK DEĞİL, HAYSİYET DİRENİŞİ GÖREN BİR TÜRKİYE MÜMKÜNDÜR
EMEKLİYİ YÜK DEĞİL, HAYSİYET DİRENİŞİ GÖREN BİR TÜRKİYE MÜMKÜNDÜR
İktidar yönetme becerisini her kaybettiğinde faturayı aynı adrese postalıyor:
Dar gelirliye… Çalışana… Ve en çok da Emekliye…
2008’de Torba Yasa’nın içine sinsice iliştirilen düzenlemeyle, emekli aylık bağlama oranları yüzde 70’lerden yüzde 28’lere çekildiğinde, kimse bunun yıllar sonra milyonlarca insanı açlık sınırının altında bir hayata mahkûm edeceğini öngöremedi.
Bugün öngörmeyenler değil, o politikayı uygulayanlar sorumludur.
2008 sonrası emekli olan yüz binler değil, milyonlar geçinemiyor.
EYT’liler düzenleme geldi diye sevinemedi.
Evet, emekli oldular…
Ama maaşlar öyle düşüktü ki, “emekli” olup işinden çıkmayan bir kuşak doğdu.
Bunu kimse “tercih” diye anlatmasın.
Bir insan geçinemediği için çalışmaya devam ediyorsa, bu sosyal devletin çöküşüdür.
Gerçek enflasyonla değil, TÜİK’in makyajlı rakamlarıyla maaş artıran bir iktidar, emekliyi 2002’de asgari ücretin %40 üzerinde maaş alan bir statüden, bugün asgari ücretin %40 altında yaşamak zorunda kalan bir noktaya itti. Açlığın kenarında değil, dibinde…
Ve şimdi de yeni bir uygulama gündemde:
“Emekli çalışıyorsa maaş kesilsin.”
Bu cümle, temel bir hakikatin altını çiziyor aslında:
Bu karar ekonomik değil, kesinlikle politik bir karardır.
Emekli beslenmesin…
Barınamasın…
Yaşamasın…
Diyen bir anlayışın kararı…
Eğer böyle bir uygulama düşünüyorsanız, önce emeklinin yaşam koşullarını düzelteceksiniz.
Önce bir taban emekli ücreti belirleyeceksiniz.
Ve bu rakam bugün en az 35 bin TL olmalı.
Gerçek enflasyon kadar artış da bunun üzerine yapılmalı.
SGK’yı batıran emekli değil.
SGK’yı batıran tercih ettiğiniz ekonomik modeldir.
Yap-işlet-devret projelerine milyarlarca dolarlık hasta garantisi verilirken, emeklinin maaşını kesmek hangi adaletin, hangi vicdanın, hangi devlet aklının ürünüdür?
Bugün Meclis’te milletvekillerinin yarısı hem maaş hem emekli aylığı alıyor.
Kimse “yük” olarak görülmüyor.
Tasarruf akıllarına nedense hiç oralarda gelmiyor.
Ama çalışmak zorunda kalan emekli?
O bir anda devletin sırtındaki “kambur” oluveriyor.
Biz diyoruz ki:
Emekli sosyal atık değildir.
Ve Uğur Mumcu’nun o sert, göz açtırmayan sözü burada yeniden parlıyor:
“Türk milliyetçiliği, Türk halkının alın terini yabancı çıkarlara karşı korumaktır.”
Bugün alın terini korumak, emekliyi korumaktan geçer.
Gelelim CHP cephesine…
Bu ülkenin kurucusunun partisi, bir süredir kendi iç sesini bile duyamayacak bir gürültünün içinde.
Bir yanda Kılıçdaroğlu,
Bir yanda Özgür Özel,
Bir yanda İmamoğlu,
Bir yanda ulusalcılar, sosyal demokratlar, eski kadrolar, yeni klikler…
Herkes bir “cephe”.
Ama ortada memleketin ihtiyacı olan tek şey var:
“Faşizme karşı birleşik bir Cumhuriyet Halk Partisi.”
Atatürk 1931’de söylemişti:
“Yanlış görürseniz kayıtsız, şartsız eleştireceksiniz. Çünkü müsamaha, yanlışın büyümesine yol açar.”
Bugün bu söz, yalnızca bir öğüt değil; bir görevdir.
CHP'nin üzerinde gezen şaibe iddiaları temizlenmeli.
Yolsuzluk söylentilerine adı karışan herkes, aklanana kadar askıya alınmalı.
Bu parti, okyanus ötesi fonculukla, trol clickbait’leriyle, belediye bordrolu medya memurlarıyla yürüyemez.
Cumhuriyet Halk Partisi,
cephaneye örtü atan kadınların,
1 kuruşun hesabını vermeden uyumayan İnönü’nün,
hesap vermekten korkmayan Ecevit’in, Baykal’ın, Kılıçdaroğlu’nun partisidir.
CHP kişilerden büyük bir fikirdir.
Ve o fikrin adı: Cumhuriyet’tir.
Bu yüzden çağrımız nettir:
Partiyi yönetenler, tarihi sorumluluğu yerine getirmeli.
Partiyi ideolojik rotasından, ahlaki çizgisinden, halkçı geleneğinden koparan her unsur temizlenmelidir.
Bugün emeklinin feryadı ile CHP’nin iç hesaplaşması aynı gerçeği işaret ediyor aslında:
Bu ülkeye yeniden adalet, yeniden sosyal devlet, yeniden Cumhuriyet aklı lazım.
Ve bu yolun adı ne olursa olsun,
Kentim’de de, Kartal’da da, Türkiye’nin her sokağında da
bir talep yankılanıyor:
Halkın hakkını savunan, halkın yanında duran bir siyaset.
Yaşasın Cumhuriyet Halk Partisi.
Yaşasın halkın alın teri.
Yaşasın bu ülkenin direnci.