Vitrin Sizin, Mücadele Bizim

YAYINLAMA:

Vitrin Sizin, Mücadele Bizim:

"Benim Hakkımı Sen Savunma!"

Siyasette en ilginç şey nedir biliyor musunuz?

Düne kadar eleştirdiğini bugün savunmak...

Bugün savunduğunu yarın inkâr etmek...

Ve bütün bunları yaparken hiç yüzünün kızarmaması.​Siyasetin tamamen dijital illüzyonlar, masa başında kurgulanan algı operasyonları ve sosyal medya pompalama mekanizmalarıyla şekillendirildiği post-truth (hakikat ötesi) bir çağda yaşıyoruz. Bir şeyi kötü göstermek, bir kitleyi yok saymak ya da hayali bir rüzgâr estirmek artık birkaç saniyelik kırpılmış videolara, kasıtlı açılardan çekilmiş fotoğraflara bakıyor.

​Dün, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun parti tabanıyla gerçekleştirdiği bayramlaşma programındaydım. Sosyal medyada estirilen o asimetrik manipülasyon bombardımanını da bizzat sahadaki o nefes kesen gerçekliği de yerinde tecrübe ettim. Eğer orada olmasaydım, o muazzam yoğunluğu solumasaydım, belki ben de dijital dünyada yaratılan o “tenhalık” algısına kapılabilirdim. Çünkü her taraftan bir dezenformasyon pompalanıyordu.

​Gelelim işin aslına…
​Genel Merkez binasından ayrılış anına ait, kalabalık dağılırken kasıtlı çekilmiş bazı dron fotoğraflarını servis edip “kimse yoktu” imajı çizmeye çalışanlar, tamamen art niyetli bir yalan haber operasyonuna imza atıyorlar. Bir gazeteci olarak o kalabalığın içinde, insanlarla adeta tek bir beden hâline gelerek, nefes almakta zorlanarak görevimi yaptım. Sahada inançlı, kendi imkanlarıyla oraya gelmiş, gönülden destek veren devasa ve ciddi bir kalabalık söz konusuydu.

​Peki, kimdi bu insanlar?
​Karşımda; Ekrem İmamoğlu’nun partiyi adeta ele geçirme hamlelerinden, Özgür Özel ile kurulan o “tek adamlık sevdası” ortaklığından yaralı, yıllarca bu partiye emek verdiği hâlde tasfiye edilmiş gerçek bir CHP tabanı vardı. Evet, parti bugün net bir şekilde ortadan ikiye bölünmüş durumda. Bir tarafta Özgür Özel’in Anıtkabir’deki, ekseriyeti marjinal sol grupların ve  süreç içinde üye yapılmış ”Ekremci” isimlerin organizasyonuyla oluşan kitlesi; diğer tarafta ise partinin öz evlatlarının, yani gerçek tabanın Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanında duran organik direnişi… Soru işaretine gerek yok: CHP tabanı dün Genel Merkez’de, Kılıçdaroğlu’nun yanındaydı.

​Bu muazzam destek ve sahadan yükselen saf inanç, Kılıçdaroğlu’na muazzam bir moral ve motivasyon yüklemiş. Kendisini son derece umutlu ve kararlı gördüm. Keza tabanın umudu da onun partiyi bu kirli kliklerden arındıracağı yönünde.

​Zira Kılıçdaroğlu, o çok konuşulacak bayramlaşma konuşmasında kurumsal yönetimin diline doladığı “Baba Ocağı” söylemini sert bir ahlaki hesaplaşma silahına dönüştürdü. Uşak Belediyesi başta olmak üzere, bazı belediyelerdeki rüşvet ve usulsüzlük iddialarını doğrudan hedef alarak adeta resti çekti:
​”Sizin her fırsatta dilinize doladığınız Baba Ocağı’nda rüşvet olur mu? Market poşetlerinin içinde haram paralar, kutuların içinde rüşvet verilir mi? Gazi Meclis çatısı altında rüşvet poşeti iddiaları karşısında sessiz kalanlarla nasıl yol yürüyeceğiz?”

​Bu sözler, sıradan bir parti içi muhalefet çıkışı değil; Adalet Yürüyüşü’nün arkasına sinsice sızan, ruhunu terör örgütlerine, FETÖ’ye satmış ajanları zamanında fark edemediği için tabanından helallik isteyen bir liderin tarihi özeştirisiydi. Halkın belediyesinde yetimin hakkına göz diken rüşvetçi belediye başkanlarını zamanında söküp atamadığı için helallik isterken, beşli çetelere, baronlara, uluslararası tefecilere ve suç örgütlerine karşı o meşhur 418 milyar dolarlık restini hatırlatarak ilan etti: “Kavgayı yeniden başlatıyorum!”

​Konuşmasını “Ayağa kalk Cumhuriyet Halk Partisi, ayağa kalk milletim, umutsuzluğu çöpe atın. Güneşli günler çok yakın” çağrısıyla bitiren Kılıçdaroğlu’nun önündeki süreç, kelimelerle tarif edilemeyecek bir “bıçak sırtı” arafıdır.

​Bu zorluk, bir seçim döneminin zorluğuyla kıyaslanamaz. Karşısında kurumsal gücü, belediye imkanlarını, parayı ve medyayı elinde tutan bir yapı var. Kılıçdaroğlu’nun bu haklı arınma mücadelesinde, bastığı o bıçak sırtı zeminin kendisini kesmemesi için, dijital manipülasyonlara anında göğüs gerebilecek, sahada nefes nefese direnen o organik kalabalığın sesini dünyaya doğru yansıtabilecek son derece profesyonel ve çelikten bir ekiple yol yürümesi şart.

​Çünkü siyaset sadece haklı olmakla değil; sahadaki o büyük hakikati, sosyal medyanın kirli bombardımanına karşı doğru stratejiyle savunmakla kazanılır.

 

Bir siyasetçi çıkıyor...

"Sıkışınca Atatürk demekle siyaset yapılmaz" diyor.

Sonra sıkışınca ilk durağı Anıtkabir oluyor.

Demek ki bazı yollar, insan dönüp dolaşıp aynı kavşağa getiriyor.

 

Bir başkası çıkıyor...

"Partiyi ben kurtaracağım" diyor.

Öteki çıkıyor...

"Partiyi asıl ben kurtaracağım" diyor.

Vatandaş ise kenardan izliyor:

"Önce kendinizi kurtarın da sıra partiye gelsin.

 

Siyasetin en büyük hastalığı nedir?

Herkes halk adına konuşuyor.

Ama halka kimse söz vermiyor.

Herkes emekçinin hakkını savunuyor.

Ama emekçiye soran yok.

Herkes demokrasi diyor.

Ama farklı fikirlere tahammül eden az.

 

Sosyal medya ayrı bir dünya...

Meydanlar ayrı bir dünya...

Bir fotoğraf karesiyle kalabalık yok ediliyor.

Bir kamera açısıyla tarih yazılıyor.

Hakikat bazen objektifin açısına kurban gidiyor.

 

CHP'de bugün yaşanan tartışma sadece isim tartışması değildir.

Bu tartışma;

"Kimin partisi?"

sorusundan çok,

"Partiyi kim temsil ediyor?"

sorusudur.

 

Kılıçdaroğlu'na destek veren de var.

Özgür Özel'e destek veren de var.

İmamoğlu'na inanan da var.

İnanmayan da...

Ama herkesin üzerinde düşünmesi gereken soru şu:

Parti kişilerin mi?

Yoksa kişiler partinin mi?

 

Bir siyasetçi için en kolay iş rakibini suçlamaktır.

En zor iş ise aynaya bakmaktır.

Çünkü aynalar alkışlamaz.

Gerçeği gösterir.

 

Son söz:

Kimsenin hakkımı savunmasına ihtiyacım yok.

Önce kendi söyledikleriyle çelişmesinler yeter.

Vitrin sizin olabilir...

Ama mücadele hâlâ sahanın içinde veriliyor.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *