SİYASETTE KILIÇLAR KÖRLEŞİRKEN: DÖNÜŞLER, DİLLER VE KIRILAN HAFIZA
Siyaset dediğin şey artık bir kürsü değil… bir yankı tüneli. Söylenen her söz geri dönüyor ama aynı halde değil; büyüyerek, keskinleşerek, bazen de çarpıtılarak.
Bugün Ankara’da, İstanbul’da, kulislerde dolaşan isim yine aynı: Kemal Kılıçdaroğlu. Birileri “geri dönüyor” diyor, birileri “zaten hiç gitmedi” diye ekliyor. Ama işin gerçeği şu: Türkiye siyasetinde kimse tamamen sahadan çıkmaz. Sadece ışığın nereye vurduğunu değiştirir.
Bir ofis açarsın, “merkez kurdu” derler. İki isimle görüşürsün, “hareket başladı” derler. Susarsın, “derin plan yapıyor” derler. Bu ülkede sessizlik bile yorumlanır; çünkü siyaset artık bilgiyle değil, sezgiyle besleniyor.
Ama diğer tarafta daha ağır bir şey var: dilin sertleşmesi.
Bir kelime atılıyor ortaya… sonra o kelime, sahibinden kopup bir sokak köpeği gibi dolaşıyor. Isırıyor, bölüyor, işaretliyor. “Kılıç artığı” gibi ifadeler mesela… Bu artık sadece bir siyasi cümle değil; bir toplumun sinir uçlarına dokunan bir kırılma anı.
Bak açık konuşalım:
Siyaset eleştiri kaldırır.
Ama aşağılamayı kaldırmaz.
Çünkü eleştiri akıldan gelir, aşağılamaysa öfkeden.
Ve öfke, en çok kendini tüketir.
Bugün yaşadığımız şey tam olarak bu: herkesin birbirine bağırdığı ama kimsenin kimseyi duymadığı bir siyasi tiyatro.
Bir yanda “vefa” diyenler var, diğer yanda “tutarlılık” diyenler.
Ama ikisi de bazen kendi geçmişine kör bakıyor.
Siyaset hafızasız olunca böyle olur:
Dün alkışladığını bugün yargılarsın,
dün yükselttiğini bugün sorgularsın,
ve en sonunda geriye sadece çelişki kalır.
Sera Kadıgil tartışması da tam burada düğümleniyor aslında. Bir taraf “emek verildi, yükseltildi, sonra eleştirildi” diyor. Diğer taraf “siyasette herkes kendi yolunu çizer” diyor.
İki taraf da kısmen haklı.
Ama ikisi de eksik.
Çünkü eksik olan şey şu: siyaset artık sadece haklılık oyunu değil, aidiyet çatışması.
Ve aidiyet büyüdükçe, gerçek küçülüyor.
Kılıçdaroğlu meselesi de bundan bağımsız değil. Bir kesim için o hâlâ “denge”, bir kesim için “geçmiş dönem”, bir kesim için ise “sessiz bir merkez”. Ama Türkiye’de hiçbir siyasi figür sadece kendisi değildir; herkes başkalarının duygusuyla yeniden yazılır.
Asıl sorun şu:
Biz liderleri anlamıyoruz, onları ya yüceltiyoruz ya siliyoruz.
Arası yok.
O yüzden her dönüş iddiası bir “geri geliş” değil, bir “hesaplaşma hikâyesi” gibi okunuyor.
Ve bu hikâyede en çok kaybolan şey ne biliyor musun?
Hakikat.
Çünkü hakikat bağırmaz.
Hakikat tweet atmaz.
Hakikat manşet olmaz.
Hakikat sadece durur.
Ama bugün duran şeyler görünmez sayılıyor. Gürültü varsa gerçek var sanılıyor.
Bir de medya tarafı var tabii…
Ahmet Hakan’ın ironisi, Yılmaz Özdil’in keskinliği, Fatih Altaylı’nın sorgusu, Levent Gültekin’in iç sesi, Abdulkadir Selvi’nin kulisi, Rasim Ozan Kütahyalı’nın provokatif çizgisi…
Hepsi birer pencere gibi ama odanın kendisi yok.
Her biri farklı bir açıdan bakıyor ama kimse odayı bütünüyle görmüyor.
Ve vatandaş?
O pencerenin dışında.
Yağmurun altında.
Faturayı açarken, markette fiyatlara bakarken, sabah işe yetişmeye çalışırken… o büyük siyasi tartışmanın sadece yankısını duyuyor.
O yüzden en gerçek soru şu aslında:
Siyaset kim için yapılıyor?
Siyasetçi için mi, yorumcu için mi, yoksa hayatın kendisi için mi?
Belki de en sert kırılma burada.
Çünkü bir ülke, siyasetini hayatın üstüne koyarsa… hayat geri çekilir.
Ve geriye sadece gürültü kalır.
Son söz gibi değil de, bir dipnot gibi söyleyelim:
Bu ülkede kimse tamamen kahraman değil. Kimse de tamamen hikâyeden silinmiş değil. Ama herkesin sınandığı bir yer var: sözün ahlakı.
Söz kirlenirse siyaset de kirlenir.
Söz temiz kalırsa, en karanlık tablo bile bir ihtimal taşır.
Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey şu:
Bağıran değil, düşünen siyaset.
Etiketleyen değil, anlamaya çalışan dil.
Ve en önemlisi… taraf olmadan önce insan kalabilen bir bakış.