Bu ülkede sabahın en sessiz saatleri emeklilere aittir.
Bir çay, bir ekmek, bir de televizyondan yükselen haber sesleri…
Günün nabzı onlarda atmaz artık; gün, onların üzerinden akar.
Siyaset konuşur ekranlar, ekonomi bağırır rakamlarla.
Ama emeklinin cebinde konuşan tek şey sessizliktir.
Bir maaş bordrosu, bir pazar filesi, bir de ay sonuna yetişmeyen hesaplar…
Emekli için siyaset artık bir tartışma değil, bir bekleyiştir.
Kim gelecek, ne değişecek, değişen bir şey olacak mı?
Sorular çok, cevaplar hep ertelenmiş.
23 Nisan’da çocuklar sahnede.
Bayraklar dalgalanıyor, şiirler okunuyor, marşlar yükseliyor.
Ama o kalabalığın kenarında oturan bir emekli için o sahne, sadece geçmişin hatırlatıcısı.
1 Mayıs’ta ise başka bir tablo var.
İşçiler, emekçiler, meydanlar…
Bir zamanlar kendi yürüdüğü yolları şimdi uzaktan izleyenler var.
Emekli olmuş ama emeğin hikâyesinden hiç çıkamamış insanlar.
Sokak konuşuyor, ekonomi rakam veriyor, siyaset açıklama yapıyor.
Ama emekli sadece şunu soruyor:
“Ben bu hikâyenin neresindeyim?”
Gazeteciler yazıyor, yorumcular tartışıyor, ekranlar dolup taşıyor.
Kimi sert, kimi sakin, kimi daha analitik…
Ama emeklinin dünyasına en çok dokunan şey, o gürültünün içindeki küçük bir gerçek:
Hayatın pahalı, zamanın ucuz olduğu bir ülkede yaşamak.
Siyasetçiler kürsüde büyük cümleler kuruyor.
Ama emeklinin hayatında büyük cümleler değil, küçük hesaplar var.
Elektrik faturası, kira, ilaç, market…
Ve tüm bu tablo içinde en acı olan şey şu:
Emekli artık sadece yaşlanmış bir yurttaş değil, bekleyen bir hikâye gibi.
23 Nisan’da çocuklar geleceği temsil ediyor.
1 Mayıs’ta emekçiler bugünü savunuyor.
Emekliler ise ikisinin arasında sıkışmış bir zaman dilimi gibi duruyor.
Belki de asıl soru şu:
Bir ülke, çocuklarına bayram yaparken emeklisine nefes aldırabiliyor mu?
Cevap verilmesi kolay değil.
Ama hissedilen şey çok net:
Bir toplum, en sessizini duyabildiği kadar güçlüdür.