"Darağacından Koltuklara: Tarihin Tekerrür Etmemesi İçin Direnmek
yazar
Gazeteci Rıza Başkan
Tüm Yazıları

"Darağacından Koltuklara: Tarihin Tekerrür Etmemesi İçin Direnmek

YAYINLAMA:

Anadolu’nun toprağı, kökleri isyanla beslenen bir çınar gibidir. Pir Sultan’ın nefesinde, Bedreddin’in adalet arayışında, Spartaküs’ün zincir kırışında hep aynı ses yankılanır: “Dik durmak.” Bugünse bu ses, koltukların gölgesinde kaybolmaya yüz tutmuş siyasetin labirentlerinde aranıyor.

Tarih, İdam Sehpalarında Unutulmayan Yüzlerle Yazılır

12 Eylül 1980… Kitaplar “anayasal düzenin askerî müdahaleyle değişimi” diye tanımlar. Ama Erdal Eren’in 17 yaşında darağacına gidişini, mezarlık kaydına “havasızlıktan ölüm” yazılmasını hangi kitap anlatır? İşte gerçek darbe: Halkın iradesinin, üniformalı bir kalemle çizilip atılması. Bugün CHP kongresindeki hukuki tartışmalar da aynı temele dokunuyor: Sandığın gücü, koltukların gölgesinde eriyor mu?

Koltuk Değil, Kelle Koltukta Olanların Mücadelesi

Kemal Kılıçdaroğlu’nu “çağının dervişi” yapan şey, makam uğruna eğilmeyen duruşudur. Ne var ki siyaset sahnesi, “rant ihalesi”ne dönüştüğünde, idealist sesler yağcılık yapanların gürültüsünde boğuluyor. “Muhalefetiz” diyenlerin trajedisi de burada: Objektif olmak, popüler olmamakla eşdeğer sayılıyor. Sosyal medyada beğeni sayıları düşükse, belki de gerçeğin acılığına tahammülü olmayanların sessizliğindendir.

Gazeteci Kalemiyle Direnmek: Okunmayan Haberlerin Sessiz Çığlığı

“Neden yazılarım okunmuyor?” sorusu, aslında toplumun hakikatle yüzleşme cesaretini sorgulatıyor. Kartallı gazeteci arkadaşlarla aynı haberi farklı yazmak… Biri “yağcılık” dilini seçerken, diğeri gerçeği olduğu gibi sunar. Okur, rahatsız edici olandan kaçar; beğeni algoritmaları da bu kaçışı besler. Ama unutmayalım: Tarih, kısa vadeli beğenileri değil, uzun soluklu direnişleri yazar.

Aristokrat-İşçi Mücadelesi: Siyasetin Özüne Dönüş

Siyasetin doğuşu, sınıfsal çatışmalarla şekillenir. Bugün “Anadolu takımı-İstanbul takımı” kavgası, aslında bu çatışmanın modern bir yansıması. Makam için eğilenler, dik duranları hep yalnız bırakır. Fakat Anadolu’nun kaderi, Spartaküs’ten Pir Sultan’a uzanan çizgide hep “yalnız” olanların omuzlarında yükselmiştir.

Dipnot: Darağacından Ders Almak

Erdal Eren’in idamı bize ne öğretir? “Hukuk” adı altında işlenen zulüm, ancak direnen hafızalarla alt edilir. Bugün CHP kongresindeki tartışmalar da aynı sınavı veriyor: Koltuklar mı, yoksa ilkeler mi?

“Biz dik durdukça, tarihin tekerrür etme lüksü kalmaz.”

Güneş, battığı yeri aydınlatmak için doğar…

 

Dik Durmanın Bedeli ve 12 Eylül’ün Karanlık İzleri

Memleket meselelerini “koltuk meselesi”ne indirgediğimiz için, çoğu zaman egemen güçlerin koltuk değneği oluyoruz. Anadolu’nun kaderi haksızlığa uğramak, zulüm görmek ve mahkemelerde yargılanmak olmuşsa, bizim de duruşumuz tarih boyunca Pir Sultan, Bedreddin ve Spartaküs gibi olmuştur.

Bugün de benzer bir duruşla yanlışa yanlış demeye devam ediyoruz. Makam, mevki, çıkar için eğilen yalakalarla bizi bir tutmasın hiç kimse; biz ilkeli siyasetin, dik duran insanların yanında olmayı sürdüreceğiz.

12 Eylül 1980… Kitaplarda şöyle tanımlanır: “Askerî darbe, demokratik yollarla seçilmiş hükümetin, ordunun silahlı gücüyle anayasaya aykırı biçimde devrilmesidir.” Ama gerçek çok daha basittir: Bir sabah uyanırsınız, televizyon ekranında askerî marşlar çalar, alt yazıda “Sevgili vatandaşlarımız, yönetim artık bizim kontrolümüzde” yazar. Sandıkla gelen irade, bir gecede kışlaya taşınmış gibi silinir. Oylarımız çöpe gider, yerine üniformalar geçer.

Bu karanlık tabloda bir başka trajedi de Erdal Eren’dir. Sadece 17 yaşında darağacına götürülen Erdal’ın mezarlık kaydına “havasızlık nedeniyle ölüm” yazılmıştır; idam edildiğini resmi kayıtlara bile yazmaya utanmışlardı. Bugün hâlâ 17 yaşında; bir gecede kaybolan gençlik, kaybolan umutların sembolüdür.

Askerî darbeler sadece yönetimi değil, toplumsal vicdanı da kuşatır. Sandıkla seçilen irade bir gecede silinir, halkın sesi bastırılır. Biz de bugünlerde benzer bir sorumlulukla, siyaset ve toplum karşısında dik durmanın önemini hatırlamak zorundayız.

Siyasetin sahada profesyonelliği olabilir; ama doğuşunda ve duruşunda aristokrat-işçi mücadelesi, adalet arayışı vardır. Makam, mevki, menfaat ve çıkar için eğilenler dik duran insanları sevmez; ve dik duranlar çoğu zaman yalnızdır. Biz ise yalnız kalmayı göze alarak, yanlışa karşı durmayı sürdüreceğiz.

Koltuk Değneği Değil, Dik Duranlarız Biz!

Memleket meselelerini “koltuk meselesi”ne indirgeyenler, egemenlere koltuk değneği olmayı kabul eder. Bizim kaderimiz ise yüzyıllardır bu topraklarda haksızlığa uğramak, zulüm görmek, mahkemelerde yargılanmak oldu. Ama asla baş eğmedik. Asla pes etmedik.

Anadolu’nun kaderi buysa, bizim duruşumuz da Pir Sultan’dır, Bedreddin’dir, Spartaküs’tür. Bu kader, iyilerle kötülerin bitmeyen savaşıysa, Kemal Kılıçdaroğlu da iyilerin bayrak tutanıdır. Çağının dervişi, devrimcisidir. Onun derdi koltukta değil, “kelle koltukta” çözülür meselelerin peşindedir.

Ancak şunu da baştan söyleyelim: Yanlış, yanlıştır. Kim yaparsa yapsın. Kemal Bey’in dönemi tekrar başladığında, aynı hatalara veya yeni yanlışlara alan açılırsa, suskun kalmayacağımızı bilin. Biz her konulana “eyvallah” diyenlerden değiliz. Eleştiri, düşmanlık değil; en büyük vefadır, yapıcı katkıdır.

Hukuk Devleti mi Dediniz?

Son CHP kongresiyle ilgili tartışmaların özüne bakalım. Yetkili makamlar açıkça ifade etti:

“Kongre başladığında eski yönetimin görevi biter.”

“Seçim kurulunun eski yönetime görev verme yetkisi yoktur.”

“Kılıçdaroğlu’nun geri dönmesi hukuken olanaklı değil.”

Madem hukuk devletiyiz, o zaman buyurun. Hukukun açık hükmü ortadayken, “Kılıçdaroğlu dönecek” diye ısrar etmek, hukuku değil, siyasi bir beklentiyi referans almaktır. Biz, ilkeli siyasetten yana olanlar, hukukun üstünlüğüne inananlar, bu tutarsızlığa itiraz etmek zorundayız.

Makam, mevki, çıkar için yağcılık yapanlarla bizi bir tutmasın kimse. Onların idealist bir yanı olmadığı için ne yapmaya çalıştığımızı anlamalarını bekleyemeyiz. Onları anlayacak olanlar, ancak ilkeli siyasetçilerdir.

Bir Gazetecinin Sitemi: Neden Okunmuyoruz?

Sevgili Kartallı okurlarım, bir dipnot ve içimi döktüğüm bir sitemdir bu.

Gazeteci arkadaşlarımla aynı haberleri, belki daha derli toplu, daha objektif, daha güzel bir Türkçeyle yazdığımı düşünüyorum. Ama nafile. Bakıyorum, beğeniler, yorumlar diğerlerine kıyasla düşük kalıyor. “Yazıların çok güzel, kalemin çok güzel” diyenleri beğenilerde göremiyorum. “Yazıların uzun” diyenleri, kısa yazılarda da göremiyorum.

İçimden soruyorum: Acaba sırf muhalif olduğum, eleştiri hakkımı kullandığım, yağcılık yapmadığım için mi bu ilgisizlik? Sosyal medyada neden haber okumuyoruz? Neden sadece başlığa bakıp, duvarımıza kısa bir mesajı “haber” diye yapıştırıp geçiyoruz? Emek verilmiş, üzerine düşünülmüş analizler neden görünmez oluyor?

Bu bir sitem değil, bir iç dökmedir. Çünkü beni tanıyan bilir; yanlışa tahammülüm yoktur ve eleştiri hakkımı da yazı olarak kullanırım.

12 Eylül’ü Unutmadan: Dik Duranlar Yalnızdır, Ama Asla Eğilmez!

12 Eylül 1980… Kitaplar, “demokratik iradenin silah zoruyla devrilmesi” der. Gerçek ise daha acımasızdır: Bir sabah uyanırsınız, ekranlarda askerî marşlar çalar, sandığın iradesi bir gecede buharlaşmıştır. Sokaktaki insanın tanımı daha nettir: “Oylarımız çöpe gitti, yerine üniformalar geldi.”

12 Eylül’ün en karanlık yüzü, 17 yaşında bir çocuğu, Erdal Eren’i darağacına götürmesiydi. Ölüm kaydına “idam” yazmaya bile utanmışlardı, “havasızlıktan öldü” yazdılar. O, bugün hâlâ 17 yaşında.

İşte siyasetin özü budur. Sahada profesyonellik olabilir ama doğuşunda bir aristokrat-işçi, Anadolu-İstanbul, batı-doğu, haklı-haksız mücadelesi vardır. Bu mücadelede, makam, mevki, menfaat için eğilen yalakalar, dik duran insanları sevmez. Ve dik duran insanlar her zaman yalnızdır.

Ama biz, tüm bu yalnızlığa rağmen, her zaman dik duracağız ve asla eğilmeyeceğiz. Çünkü biliyoruz ki, günümüz aydın, yarınlarımız umut dolu olacak.

Yarının umudu, dünün darbelerini unutmamak ve bugünün haksızlıklarına boyun eğmemekte yatıyor. 

Erdal Eren hâlâ 17 yaşında. Yanlışa “eyvallah” demeyenler, dik durmaya devam ediyor.
Adalet, vicdan ve demokrasi mücadelesi sürüyor.

12 Eylül 1980… Oylarımız bir gecede silindi, gençlik kayboldu. Ama dik duranlar ve yanlışa “eyvallah” demeyenler var. 

Sevgi ve direnişle. Günümüz aydın, yarınlarımız umut dolu olsun. Yanlışa “eyvallah” demeyenlerin sesi, tarih boyunca olduğu gibi bugün de gelecek nesillere yol gösterecektir.


Sağlıcakla kalın. 

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *