“KAPILARIN ÖNÜNDE BİR ÜLKE: GÖZALTI, GÖLGE VE SESSİZLİK ARASINDA MUHALEFET”
Şehir sabahı, dosya kokuyor.
Bir dosya değil bu aslında; kat kat katlanmış bir gerçeklik. İçine insan sığmıyor, ama suç sığıyor, şüphe sığıyor, iddia fazlasıyla sığıyor.
Ve biz… kapıların önünde bekliyoruz.
Kapılar açılmıyor. Kapılar zaten hiç “açılmak için” yapılmamış gibi.
Birileri gözaltına alınıyor.
Birileri açıklama yapıyor.
Birileri tweet atıyor.
Birileri “katılım sağlıyorum” diyor, bir başkası “katılmıyorum” diye düzeltme ihtiyacı hissediyor.
Ama asıl mesele şu:
Katılmak mı, katlanmak mı?
Kafka olsa derdi ki:
“Devlet bir labirent değil, labirentin kendisi devlettir.”
Vatandaş Rıza olsaydı daha yere basardı:
“Arkadaş bu işler böyle mi yürür?” diye sorar, sonra cümleyi yarım bırakırdı. Çünkü Türkiye’de bazı cümleler tamamlanınca riskli hale gelir.
Şimdi medya var.
Ama medya dediğimiz şey bazen haber değil, refleks üretiyor.
Bir taraf alkışlıyor, bir taraf susuyor, bir taraf “çok uzatma” diyor.
Ve gazeteci…
Gazeteci aslında en garip figür.
Ne savcı olabiliyor, ne hâkim.
Ama herkes ondan hüküm istiyor.
Herkes ondan taraf istiyor.
Oysa gazeteci dediğin şey bazen sadece şunu yapar:
Bir fotoğrafı çeker.
Ve o fotoğraf herkesin gözünü yakar.
Sonra tartışma başlar:
“Bu fotoğraf neden çekildi?”
Kimse şunu sormaz:
“Bu sahne neden yaşandı?”
Okullar…
Diziler…
Ekranlar…
Her yer birer küçük senaryo fabrikası.
Ama senaryolar artık hikâye anlatmıyor, refleks öğretiyor.
Bir çocuk “polis Ali’yi yakala” diye cümle kuruyor.
Bir yetişkin “istifa et” diye bağırıyor.
Bir başkası “ülke nereye gidiyor” diye içinden mırıldanıyor.
Ve ülke…
Sanki bir tiyatro değil de sürekli prova alanı.
Sahne hiç kurulmamış.
Ama herkes rolünü ezberlemiş.
Muhalefet?
İktidar?
Medya?
Üçü de aynı sisin içinde farklı cümleler kuruyor gibi.
Ama sisin sahibi yok.
Belki de sis, sistemin kendisi.
Bir yerde gözaltı varsa, başka bir yerde yorumlar serbest.
Bir yerde dosya varsa, başka bir yerde dosyanın gölgesi var.
Ve biz…
Gölgeyle gerçeği birbirine karıştırmayı öğrendik.
En tehlikelisi de bu zaten.
Kafka’nın bürosunda bekleyen adam gibi hissediyoruz:
“Bugün görüşülmedi, yarın tekrar gelin.”
Ama yarın hiç gelmiyor.
Rıza Başkanın masasından bakınca ise şu çıkıyor:
“Biraz sakin olalım, abartmayalım.”
Ama sokak sakin değil.
Ekran sakin değil.
Zihin hiç sakin değil.
Ve ben bir köşe yazısının tam ortasında şunu fark ediyorum:
Belki de en büyük sorun, artık kimsenin “neden” diye sormaması.
Herkes “kim”e takılmış durumda.
Kim gözaltında?
Kim haklı?
Kim suçlu?
Oysa Kafka’nın en sevdiği soru şuydu:
“Bu kapı neden var?”
Cevap yok.
Sadece kapı var.
Ve kapının önünde bekleyen bizler…
Bir gün içeri alınacak mıyız,
yoksa zaten içerde miyiz,
bunu bile tam anlayamıyoruz.
Söylenecek çok şey vardı.
Ama bazen söylemek değil, anlamak daha ağır bir yük.
Ve bazı günler…
susmak bile kalabalık.
“KAPILAR KAPALI, ZİHİNLER AÇIK YARA: MUHALEFET Mİ, MUHAF-AFET Mİ?”
Şehir sabahı artık ışıkla değil, dosyayla uyanıyor.
Her dosya bir kâğıt yığını değil…
katlanmış bir ülke.
İçine insan sığmıyor.
Ama şüphe sığıyor.
İddia sığıyor.
Sessizlik bile sığıyor.
Ve biz…
kapıların önünde bekliyoruz.
Kapılar açılmıyor.
Çünkü bazı kapılar açılmak için değil,
bekletmek için var.
Birileri gözaltına alınıyor.
Birileri açıklama yapıyor.
Birileri ekranlarda taraf seçiyor.
Birileri “katılım sağlıyorum” diyor,
bir başkası cümlesini geri çekiyor.
Ama asıl soru hep aynı:
Katılmak mı, katlanmak mı?
Kafka olsaydı net konuşurdu:
“Bu bir labirent değil… bu labirentin kendisi.”
Ve haklı olurdu.
Çünkü burada çıkış yok.
Sadece yön değiştiriyorsun.
Gazeteci…
en garip figür.
Ne yargıç.
Ne savcı.
Ama herkes ondan hüküm istiyor.
Oysa o sadece şunu yapar:
görür… ve yazar.
Ve bazen bir fotoğraf,
bir ülkenin tamamını yakar.
Sonra soru gelir:
“Bu neden yazıldı?”
Kimse sormaz:
“Bu neden yaşandı?”
Okullar, diziler, ekranlar…
Hepsi birer küçük refleks fabrikası.
Çocuk “polis Ali’yi yakala” diyor.
Yetişkin “istifa” diye bağırıyor.
Bir başkası sadece susuyor.
Ve ülke…
bir sahne değil artık,
bitmeyen bir prova.
Muhalefet mi?
İktidar mı?
Medya mı?
Üçü de aynı sisin içinde farklı kelimeler söylüyor.
Ama sis kimsenin değil.
Belki de sis… sistemin dili.
En sert gerçek şu:
Artık kimse “neden” demiyor.
Herkes “kim”e kilitli.
Kim aldı?
Kim dedi?
Kim suçlu?
Oysa asıl soru hiç değişmedi:
Bu düzen neden tekrar ediyor?
Cevap yok.
Sadece kapılar var.
Sadece bekleyiş var.
Sadece sis var.
Ve biz…
bir ülkenin içinde değiliz artık.
Bir ülkenin kapısında yaşıyoruz.
Geçiyor muyuz?
Yoksa hep orada mıydık?
Bilmiyoruz.
Ama şunu biliyoruz:
Kapının önünde beklemek,
bazen içeriden daha uzun sürer.
Ve bazen…
en gürültülü şey sessizliktir.