Sabahın ilk ışığı vuruyor kaldırıma.
Bir banka oturmuş bir adam… cebinde emekli maaşı, aklında ay sonu.
Önünde bir çay, yanında bir simit.
Ama mesele artık “çay mı, açık mı?” değil.
Mesele: Alabilir miyim?
Bir ülkenin en sade ritüelidir aslında bu.
Fazla bir şey istemez: sıcak bir çay, susam kokan bir simit, biraz nefes.
Ama şimdi o bile lüks listesine yazılmış durumda.
Eskiden sohbet başlatırdı çay.
Şimdi hesap başlatıyor.
Emekli dediğin, bu ülkenin yürüyen hafızasıdır.
Çalışmış, üretmiş, vergisini vermiş, sırtında yılları taşımış insan.
Bugün geldiği noktada ise cebindeki para, günle yarışıyor.
Ve çoğu zaman kaybediyor.
Sokakta konuşulan şu:
“Bu maaşla yaşanmaz.”
Ama mesele sadece yaşamak da değil artık…
İnsanca yaşamak.
Çünkü insan dediğin sadece karnını doyurmaz.
Bir bankta oturmak ister, bir çay içmek ister, iki kelam etmek ister.
Sosyal hayat dediğimiz şey, aslında tam da bu küçük anların toplamıdır.
Ve o küçük anlar, büyük bir kopuşa dönüşüyor şimdi.
Enflasyon dediğimiz şey, sadece rakam değil.
Bir sabah kahvaltısından vazgeçmektir.
Bir toruna alınamayan harçlıktır.
Bir dostla içilemeyen ikinci çaydır.
Bugün emeklinin yaşadığı şey, sadece ekonomik sıkışma değil.
Aynı zamanda görünmeyen bir yalnızlaşma.
Uzmanlar anlatıyor, grafikler çiziliyor, oranlar hesaplanıyor.
Ama sokağın matematiği daha basit:
Gelir sabit, gider hareketli.
Ve aradaki fark… insanın içini oyuyor.
Peki çözüm?
Geçici pansumanlar değil, kalıcı politikalar.
Sadece maaş artışı değil, alım gücünü gerçekten koruyan bir sistem.
Çünkü mesele “kaç lira alıyor” değil,
“o parayla ne alabiliyor.”
Bir toplumun refahı, en zayıf halkasından ölçülür.
Bugün o halka emekli.
Ve eğer bir ülkede emekli, çay-simit hesabı yapıyorsa…
Orada sadece ekonomi değil,
adalet de tartışmaya açılmıştır.
Son söz mü?
Bir gün hepimiz o bankta oturacağız.
Mesele o gün cebimizde ne olduğu değil…
Masada neyin eksik olacağı.
Çay mı, simit mi…
Yoksa umut mu?