KURALSIZ FUTBOL “İrlandalı” Diyerek Gerçeği Susturmak

KURALSIZ FUTBOL “İrlandalı” Diyerek Gerçeği Susturmak

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Neden futbolu bu kadar seviyoruz?
Belki de soru yanlış.
Biz futbolu sevmiyoruz; futbola alıştırıldık.

Bu ülkede futbol bir spor dalı değil, bir kader planı.
Çocuk yürümeyi sökerken ayağına top konur.
“Vur aslanım” denir.
Takımı sorulmaz, forma giydirilir.
Hayal hazır, rota çizili: Sen futbolcusun.

ABD’de seçenek var.
Avrupa’da çeşit var.
Türkiye’de ise spor = futbol.
Diğer branşlar vitrin süsü.
Varsa yoksa 90 dakika.

Şimdi soralım:
Üç şampiyonluk yaşamış bir takım nasıl oldu da
yemek seçen şımarık çocuğa dönüştü?

Bir huzursuzluk mu var?
Florya’nın suyu mu değişti?
Kemerburgaz mı tutmadı?
Yoksa bu kulüp apatitin virüsünü mü kaptı?

Maç bitiyor, sosyal medya dolup taşıyor.
Övgüler havada uçuşuyor ama
o coşkunun içinde bir eksiklik var.
Bir şeyler yanlış ama kimse yüksek sesle söylemiyor.

Çünkü sahte bir bahçede,
dik duruyormuş gibi poz veriliyor.

Gelelim asıl meseleye.

Başkanın kafası Mayıs’ta.
Gelecek seçim, gelecek dönem.
“Benden sonrası tufan” rahatlığı.
Yönetim panikte; koltuk hesabı yapılıyor.
Kim kalacak, kim gidecek…
Kulüp değil, satranç tahtası.

Divan?
Daha vahimi orada.
Tarafsızlık makamı, taraf oluyor.
Eleştiren susturuluyor.
Soru soran rahatsız edici ilan ediliyor.
İtaat bekleniyor, akıl değil.

Teknik ekip desen:
“Saldım çayıra, Mevlam kayıra.”

Futbolcular bu tabloya bakıyor.
Primler gecikiyor, maaşlar aksıyor.
Onlar da haklı olarak vites düşürüyor:
“Siz böyleyseniz, biz de böyleyiz.”

Ve Galatasaray’da alarm çalıyor.
Ama kulaklar sağır.
Gözler kapalı.

En acısı ne biliyor musunuz?

Doğruyu yazanlara,
soru soranlara,
rahatsız edenlere
tek kelimelik bir etiket yapıştırılıyor:

“İrlandalı.”

Bu bir cevap değil.
Bu bir savunma hiç değil.
Bu sadece susturma refleksi.

“İrlandalı” diyerek ne deniyor aslında?
“Hayalimizi bozma. Sus.”

Ama kulüpler alkışla değil, cesaretle yaşar.
Eleştiri düşmanlık değildir.
Susmak sadakat değildir.
Yanlışı savunmak aidiyet değildir.

Sahaya gelirsek…

City maçında olan biten iki bireysel hata değil,
iki strateji hatasıdır.

Haaland’a geçiş oyunu izni verirsen
o affetmez.
Abdülkerim yavaş bir stoper.
Bu gerçek.
Defansı bu kadar öne kuracaksan
orta sahan Bodo Glimt gibi manyak koşmalı.
Ama Galatasaray’da Lemina denge oyuncusu,
depar canavarı değil.
İlkay geride oyun kuruyor,
ikinci golde Cherki’yi boş bırakıyor.
Bu tesadüf değil, plan hatası.

İkinci yarı daha Galatasaray gibiydi
ama üretkenlik yoktu.
Çünkü forvet arkası yok.
Çünkü orta saha yok.

Elinde Osimhen gibi bir güç var
ama ona pas atacak kimse yok.
75 milyon euroluk forvet
yalnız bırakılıyor.
Sonra “neden sinirli?” diye soruluyor.

Cevap basit:
Gol pası gelmeyen forvet,
duvara karşı koşar.

Son söz:

Galatasaray ilk 24’e kaldı, tebrikler.
Ama bu tabloyla ilk 8 hayal.
Yedek kulübesi olmayan bir takım
dört kulvarda yürüyemez.
13–14 oyuncuyla sezon bitmez.

Üç yıldır aynı hatalar.
Aynı sakatlıklar.
Aynı düşüşler.

Bu artık tesadüf değil.

“Ne yazalım?” diyorsunuz ya…
İşte bunu yazalım.
Çünkü doğruyu yazmazsak,
yarın yazacak bir kulüp kalmayabilir.

Sarı-kırmızı sevgilerimle. 🟨🟥

 
 
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *