Siyaseti Çürüten Şey: Uzaklaşmak İstediğimizle Aynı Olmak
‘’Kartal’daki Mehter: Siyasi Ahlak ve Yerindelik''
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kartal’daki Uluslararası Halk Dansları Festivali’nde Mehteran Takımı’na yer vermesi, yukarıda çizdiğimiz "yerindelik" ve "ahlak" çerçevesinde ele alınması gereken bir başka örnektir. Festivalin ruhu ve amacı, evrensel bir kültür paylaşımı iken, sahneye askeri bir simge olan Mehter'i çıkarmak, ister istemez "politik" bir mesaj olarak algılandı. Bu durum, organizatör kurumun -kim tarafından yönetilirse yönetilsin- evrensel değerler ve siyasi ahlak konusundaki hassasiyetini sorgulatıyor.
Ancak mesele sadece uluslararası bir festivalle de sınırlı değil. Aynı sorun, yerel yönetimlerin kendi halkına karşı tutumunda da kendini gösteriyor. Kartal Meydanı’nda çalınan bir Mehter Marşı, kimi için milli bir gurur kaynağı olsa da, o meydanda yaşayan, o kentin bir parçası olan farklı inançlara, kültürlere ve siyasi görüşlere sahip yurttaşlar için bir "dayatma" ve "dışlama" hissi yaratabiliyor.
Yerel yönetimlerin asıl görevi, tüm bu farklılıkları kucaklayan, herkesin kendini temsil edilmiş ve değerli hissettiği ortak bir yaşam alanı yaratmaktır. Belediye meydanları, tek tip bir anlayışın sembollerinin sergilendiği bir sahne değil, çok sesliliğin, çok kültürlülüğün ve bir arada yaşama iradesinin buluşma noktası olmalıdır. Mehter gibi tarihsel ve askeri arka planı olan bir simgeyi, bu çoğulcu yapının üzerine bir giydirmek, "birleştirici" değil, "ayrıştırıcı" bir etki yapar.
Buradaki esas mesele, siyasi ahlakın bir yansımasıdır: İktidarı elinde bulunduranların, bu gücü tüm toplumu kucaklamak için mi, yoksa kendi seçmen kitlesini memnun etmek ve diğerlerine "benim gücüm" demek için mi kullandığıdır. "Doğru yer, doğru sembol" ilkesini gözetmemek, kültürel bir etkinliği siyasi bir gösteriye, bir meydanı ise taraftarın alanına dönüştürmektir.
Sonuç olarak, ister uluslararası bir festivalde ister bir ilçe meydanında olsun, kullanılan sembollerin taşıdığı anlam ve yaratacağı algı, siyasi sorumluluğun bir parçasıdır. Temiz siyaset ve ahlak, sadece seçimlerde değil, verilen her hizmette, düzenlenen her etkinlikte, kullanılan her sembolde kendini gösterir. Halkın tüm kesimlerine saygı duymak, onları ötekileştirecek değil, birleştirecek adımlar atmak, siyasetin en temel ahlaki sorumluluğudur. Mehter’in yeri elbette vardır, ancak o yer, uluslararası bir kültür şöleni veya herkesin meydanı değil, kendi tarihsel ve kültürel bağlamıdır.
Kültürü çoğaltmak yerine “biz ve onlar” ayrımı yaratacak adımlardan kaçınmak gerekir.
Kendi kültürümüzü sevelim, ama onu doğru yerde, doğru zamanda sahiplenelim.
‘’Politikada “uzaklaşmak istediğin şeyle, içinin yandığı şeyin aynı olmasına çürümek denir…”
Bu cümle, üzerinde uzun uzun düşünülmeyi hak ediyor. İçimizin yandığı, hasretini çektiğimiz şey nedir? Temiz, ahlaklı, halkın iradesine saygılı, hesap veren, şeffaf bir siyaset değil mi? Peki, uzaklaşmak istediğimiz şey? Kirli, çıkar odaklı, kişisel ikballer uğruna halkı görmezden gelen, demokratik ilkeleri içselleştirememiş bir siyaset anlayışı.
Ancak muhalefet cephesinde son zamanlarda yaşananlar, tam da bu “çürüme” halinin acı bir tezahürü gibi. İktidar blokunun dayattığı otoriter, tek adamcı, liyakati yok sayan siyaset tarzına karşı çıkarken, kendi içimizde benzer davranış kalıplarını üretmeye başladığımızda içimiz yanmıyor mu? İşte asıl çürüme, burada başlıyor.
‘’Ahlak, Siyasetin Olmazsa Olmazıdır!
Ahlak, sadece bireysel bir erdemler manzumesi değildir. Toplumsal ilişkilerin, özellikle de siyasetin temelidir. Doğruluk, güvenilirlik, sorumluluk, hesap verebilirlik ve fedakarlık üzerine inşa edilir. Siyaset ise, tanımı gereği kamusal bir hizmet, halkın ortak sorunlarına çözüm üretme sanatıdır. Bu hizmet, ancak sağlam bir ahlaki zemin üzerinde yükselebilir.
Ne yazık ki, siyasette ahlaktan uzaklaştıkça, “güç” kavramı “hizmet” kavramının önüne geçer. Halkın oylarıyla elde edilen mevki ve statü, halka karşı bir koz, bir “ben bilirim” tavrına dönüşür. Parti içi demokrasi rafa kalkar, “delegeyi ben seçerim”, “listeyi ben belirlerim”, “adayı ben atarım” anlayışı hâkim olur. Bu, siyasi ahlakın çöküşünün ilk işaretidir.
‘’CHP’deki Kongre Süreci Bir Turnusol Kâğıdıdır!
Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin en köklü partisi ve milyonların değişim umudunun merkezinde. Ancak son günlerde parti içinde yaşanan delege seçimi tartışmaları, tam da yukarıda tarif ettiğimiz “çürüme” riskine işaret ediyor.
“Delegeyi ben seçtiririm”, “şu kişiyi asla delege yapmam”, “gönderdiğim listeyi aynen onaylarsınız” gibi dayatmalar, demokratik ahlakla, şeffaflıkla ve halk iradesine saygıyla bağdaşmaz. Bu tür pratikler, partiyi “siyasi egemenler ”in kuluçka merkezi haline getirir. Üyeler, “ne değişir ki, yine aynı adamlar seçiliyor” psikolojisine iter ve siyasete olan güven daha da derinden sarsılır.
Unutulmamalıdır ki; CHP artık bir lider sultasının partisi değil. Eski alışkanlıklarla, mahallede, ilçede kendini “lider” ilan eden anlayışlar, partiyi ve nihayetinde ülkeyi geçmişte olduğu gibi ağır bedeller ödemek zorunda bırakır.
‘’Uzaklaşmak İstediğimizle Aynı Olmak…
İçimizin yandığı şey, iktidarın adam kayırmacı, otoriter, halkı dinlemeyen yapısı. Uzaklaşmak istediğimiz şey de aynısı.
Peki ya muhalefet cephesinde, özellikle de parti içi süreçlerde, benzeri bir “adam kayırma”, “dayatma”, “demokratik olmayan seçim” kültürü hâkim olmaya başlarsa? İşte o zaman “içimizin yandığı şeyle, uzaklaşmak istediğimiz şey” aynılaşmaya başlar. Bu, siyasi anlamda bir çürümedir.
‘’Çıkış Yolu: Demokratik Ahlak ve Partinin Adamı Olmak!
Çıkış yolu, kişileri değil, ilkeleri öncelemekten geçer. “Falancanın adamı” değil, “partinin adamı” olmak esastır. Partinin programına, tüzüğüne, demokratik ahlak ilkelerine sadakat, en büyük sorumluluktur.
Delege seçimlerinden genel başkanlığa kadar tüm süreçler, şeffaf, katılımcı ve adil bir şekilde yürütülmelidir. Genel Merkez, bu süreçleri titizlikle izlemeli ve demokratik işleyişi zedeleyecek her türlü dayatmaya izin vermemelidir. Parti üyeleri, özgür iradeleriyle seçim yapabilmeli, kendilerini “birilerine” değil, “partiye” ve “ülkeye” ait hissetmelidir.
Sonuç olarak, temiz bir toplum ancak temiz bir siyasetle mümkündür. Temiz siyaset ise, demokratik ahlaktan, hesap verebilirlikten ve halkın iradesine duyulan gerçek bir saygıdan geçer. Uzaklaşmak istediğimiz karanlığa dönüp bakmadan, ışığı inşa edemeyiz. Işığı inşa etmenin yolu ise, her şeyden önce kendi içimizdeki karanlığı, çürümeyi fark edip onunla mücadele etmekten geçer.
Yoksa, içimiz yanmaya devam edecek.
Kalın sağlıcakla.