Emanet Malın Satışı ve Kamusal Ahlak
Bir şehir düşünün. Devasa, göz alıcı ve her köşesi o şehirde yaşayan milyonlarca insana ait olan bir şehir.
Günün birinde, bu şehrin en değerli, en nadide arazilerinden biri geçmiş yönetimler tarafından bir şirkete satılmak istenir.
Dönemin muhalif sesleri ayağa kalkar, sokaklara dökülür, mahkemelere koşar ve büyük bir mücadeleyle bu satışı durdurur.
Burası "halkın emanetidir" denir.
Aradan yıllar geçer.
Yönetim değişir, koltuklara o gün satışı durdurmak için aslanlar gibi savaşan kadrolar oturur.
Ancak o da ne?
Yeni gelen yönetim, geçmişte "gözümüz gibi koruyacağız" dediği aynı araziyi, bu kez kendisi el altından ve kapalı kapılar ardında satmaya yeltenir.
Gerekçe ise son derece tanıdıktır;
"Paraya ihtiyacımız var."
Peki;
"Dün korumak için canını dişine taktığın yeri, bugün koltuğa oturunca neden satıyorsun?"
Soru nettir, ancak alınan cevap tatmin edici olmaktan uzaktır.
Şeffaf bir ihale açıp herkesi davet etmek yerine, gizlice tek bir alıcıya özel süreç yürütülmesi, dogrudan bir ahlaki çöküştür.
Gelişmiş demokrasilerde kamu yararı ve idari ahlak, "Kimin dönemi?" sorusuna bakılmaksızın değişmeyen kırmızı çizgilerle korunur.
Bir yönetici sırf "bütçe sıkışıklığı" yaşıyor diye toplumun ortak mirasını canının istediği gibi pazarlık masasına süremez.
Londra’nın göbeğindeki ünlü parklar ve kamusal alanlar (örneğin Hyde Park veya Regent's Park), yüzyıllardır özel bir yasal koruma altındadır.
Şehrin belediyesi ne kadar borca batarsa batsın, finansal kriz anlarında bu alanların tek bir metrekaresini bile "paraya ihtiyacımız var" diyerek satmayı teklif dahi edemez.
Kamusal mülklerin satışı, kısıtlanması veya kiralanması o kadar katı şeffaflık yasalarına bağlıdır ki, süreç halkın ve bağımsız denetçilerin gözü önünde cereyan etmek zorundadır.
Dünyanın en yaşanabilir şehri seçilen Viyana’da, belediyeye ait arazilerin ve sosyal konutların satışı neredeyse imkansızlaştırılmıştır.
Şehir yönetimi kriz anlarında mülk satmak yerine varlıkları korumayı seçer.
Eğer bir taşınmazın devri zorunluysa, bu süreç kapalı kapılar ardında değil; halk katılımına açık, uluslararası duyurulu ve tam rekabetçi ihalelerle yapılır.
Tek bir şirkete avantaj sağlayacak "adrese teslim" en ufak bir şüphe, o yönetimin siyasi olarak sonu demektir.
Siyaset, sadece koltuğu değiştirmek değil, zihniyeti değiştirmekle anlam kazanır.
Eğer muhalefetteyken "talan ve haksızlık" dediğiniz bir uygulamaya, iktidara geldiğinizde "ihtiyaç ve zorunluluk" kılıfı uyduruyorsanız; orada değişen tek şey güç dengesidir, ahlaki zemin değil.
Kamu malları, yöneticilerin geçici bütçe açıklarını kapatacakları birer kumbara değildir.
Gerçek liderlik, zor zamanda kolaya kaçıp emaneti satmak değil; o emaneti geleceğe şeffaf, dürüst ve başı dik bir şekilde devredebilmektir.