Üç İpler, Tek Meydan ve Uzayan Gölge
yazar
Gazeteci Rıza Başkan
Tüm Yazıları

Üç İpler, Tek Meydan ve Uzayan Gölge

YAYINLAMA:

Tarih bazen düz yazı değildir. Şiirdir. Kafiyeyi darağaçları kurar, virgülleri meydanlar koyar.
1960’ta bir sabah, “söz milletin” denmişti. Sonra aynı milletin hafızasına üç düğüm atıldı: Adnan Menderes, Hasan Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu.

Aradan yıllar geçti. Takvim 1972’yi gösterdiğinde sahne yine kuruldu. Bu kez isimler değişti: Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan.
Sokakların diliyle sorarsan: Bu bir “3’e 3” müydü?
Devletin diliyle sorarsan: “Hukukun gereği.”
Tarihin diliyse daha soğuk: Aynı ipin farklı uçları.

Dün 1 Mayıstı.
Ama artık sadece takvim değil, bir test alanı.
Kimin sesi gerçekten emekçinin sesi, kimin megafonu daha güçlü — mesele bu.

Kadıköy’de yürüyen kalabalık bir şey anlatıyordu aslında.
6-7 kilometrelik yürüyüş, sadece fiziksel değil; sembolik bir mesafe.
“Alana girmek” artık bir hak değil, bir parkur.

Taksim’e gitmek isteyenler mi?
Gazın içinde kaybolan sloganlar.
Gözaltına sıkışan cümleler.

Ve o meşhur soru yeniden geliyor:
Taksim bir vaat mi, yoksa yıllardır ertelenen bir teslimiyet mi?

 

Bir de işin iç kavgası var.
Sol, kendi içinde bölünmüş bir aynaya bakıyor.
Aynanın bir tarafında “biz”, diğer tarafında yine “biz” var.
Ama kimse diğerini tanımıyor.

DİSK, KESK, TTB, TMMOB…
Yıllardır aynı çekirdek, aynı kürsü, aynı daire.
Dışarıda kalanlar ise başka bir hikâye anlatıyor:
“Bizi içeri almıyorlar.”

Bu, ideolojik bir tartışmadan çok daha basit aslında:
Temsil meselesi.
Kim konuşuyor, kim sadece dinliyor?

 

Kadıköy’de bir an…
“Biji” sloganı yükseliyor.
Bir anda tansiyon, bir anda bakışlar sertleşiyor.
Karşılıklı gerilim.
Barikatlar, itişmeler, ölçülü müdahaleler, ölçüsüz şüpheler.

Aynı gün Kartal’da ise başka bir sahne:
Daha sakin.
Daha az slogan, daha çok nefes.

Demek ki aynı şehirde bile iki farklı 1 Mayıs yaşanabiliyor.
Biri sert, biri yumuşak.
Biri gergin, biri dingin.

 

Yaş meselesi de ortada.
65 yaşındaki bir emekli için Taksim romantik bir direniş değil, fiziksel bir sınav.
Slogan atmak kolay, o yokuşu çıkmak zor.

Bu yüzden bazıları diyor ki:
“Biz çatışmaya değil, konuşmaya geldik.”

Ama mesele şu:
Bu ülkede bazen konuşmak için bile çatışmayı göze almak gerekiyor.

 

Siyaset tarafında ise tablo daha tanıdık.
Bir zamanlar izin verenler, bugün yasak koyuyor.
Dün “özgürlük” diyenler, bugün “güvenlik” diyor.

Ve muhalefet…
Taksim’i yeniden adres gösteriyor.
2027 için bir tarih düşülüyor.
50. yıl.
Bir hafıza çağrısı.

Ama şu soru havada asılı kalıyor:
Tarih mi değişecek, yoksa sadece konuşanlar mı?

 

Son söz şu:
1 Mayıs artık sadece işçinin bayramı değil.
Bir aynadır.

Kim neyi savunuyor, kim neyi saklıyor, kim kimin yerine konuşuyor…
Hepsi bu aynada net.

Ve o ayna acımasız:
Çünkü yalanı değil, duruşu yansıtıyor.

Mesele şu değil:
Taksim’de mi, Kadıköy’de mi, Kartalda mı kutladın?

Meselesi değil Mesele şu:
Gerçekten kimin için oradaydın?

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *