YA HAKİKAT YA POZİSYON: SOSYAL MEDYA MI, GAZETECİLİK Mİ?
Türkiye’de gazetecilik artık bir meslek değil… bir test.
Karakter testi. Hafıza testi. Vicdan testi.
Ve herkes o sınavda bir yerlere savrulmuş durumda.
Bir taraf var—her şeye muhalif. Refleksle konuşuyor. Önce tepki, sonra gerekçe.
Diğer taraf var—her şeye mesafeli görünüp aslında fazlasıyla yakın. Sessizliği strateji sanıyor.
Ortada kalan?
Ortada kalan yok.
Çünkü ortası artık en tehlikeli yer.
Ne alkış var, ne koruma. Sadece çıplak gerçek.
Eskiden gazetecilik “soru sorma” işiydi.
Şimdi “yerleştirme” işi.
Haber değil, niyet servis ediliyor.
Bilgi değil, pozisyon paketleniyor.
Bir bakıyorsun…
İktidara karşı aslan kesilen kalem, muhalefete gelince pamuk.
Ya da tam tersi.
Birine kılıç, diğerine sünger.
Peki soralım:
Gerçeğe karşı kim cesur?
Orası boş.
Hem de öyle böyle değil… yankı yapan bir boşluk.
Yeni moda bir kavramımız var: tek taraflı objektiflik.
Herkese değil, işimize gelene tarafsızız.
Bravo.
Bunu başarı diye anlatan bir medya düzenindeyiz.
Sonra dönüp “neden güven yok?” diye soruyoruz.
Güven mi?
Kim kime güvenecek?
Herkes birbirini izliyor.
Ama kimse gerçeğe bakmıyor.
Ankara kulisleri… ağır.
Sadece siyaset değil, medya da yoğun bakımda.
Cümle artık net:
“Bizden yana yazmayan bizden değildir.”
Bu cümle gazeteciliğin ölüm ilanıdır.
Çünkü o noktadan sonra kalem yazmaz…
Talimat taşır.
Şimdi biraz sert konuşalım.
Gazetecilik kimseye yakın olma işi değildir.
Gazetecilik, gerçeğe yakın olma işidir.
Bu kadar basit.
Bu kadar zor.
Bir de gençler var.
Yeni kuşak ya çok sert ya tamamen sessiz.
Ortası yok.
Çünkü orta yol riskli.
Taraf seçmezsen dışarıdasın.
Taraf seçersen kendinden gidiyorsun.
Bir nesil ya bağırarak var olmaya çalışıyor…
Ya da susarak siliniyor.
Ve siyaset…
Siyaset artık fikir değil, ilişki işi.
Liyakat değil, sadakat oyunu.
Partiler büyümüyor—
Kişisel ağlar büyüyor.
Bu sadece siyaseti çürütmez.
Medyayı da beraberinde götürür.
Çünkü gazeteci de o ağın bir parçası haline gelirse…
Artık haber yazmaz, denge kurar.
Gelelim en kırılgan yere.
Siyaset aynada kaybedilir.
Bugün bir parti kendi insanını kenara çekip dışarıdan gelenlerle vitrin kuruyorsa…
Orada zafer yoktur.
Orada Brütüs etkisi vardır.
Yani içeriden gelen yenilgi.
Kazanırsın… ama kendiniz olmazsınız.
Farklı kalemlerle bakalım:
Bir ses der ki: “Kazanıyorsa sorun yok.”
Soğuk, pragmatik, hesapçı.
Bir başkası kulis anlatır: “Denge siyaseti.”
Biraz gerçek, biraz kurgu.
Bir diğeri masaya vurur:
“Bu iş böyle yürümez.”
Bir ses içeriden bağırır:
“Peki emek verenler ne olacak?”
Bir başkası daha derine iner:
“Kimlik erirse güven de erir.”
Ve en sert cümle gelir:
“Bu mesele seçim değil, hafıza kaybı.”
Hepsi doğru.
Ama hiçbiri tek başına yeterli değil.
Çünkü mesele şu:
Gazetecilik artık haber üretmiyor sadece.
Toplumsal hafızayı da şekillendiriyor.
Eğer o hafıza eğilirse…
Toplum da eğilir.
Ve final…
En tehlikeli şey ne biliyor musunuz?
Sessizlik.
Eskiden tarafsızlık sanılırdı.
Şimdi düpedüz tercih.
Konuşmamak bir duruş değil.
Çoğu zaman bir konfor alanı.
O yüzden mesele şu değil:
Hangi taraftasın?
Asıl mesele şu:
Gerçeğin yanında kalabiliyor musun?
Yoksa sadece kendi tarafının içinde kaybolup…
onu “hakikat” mi sanıyorsun?
Çünkü bu çağda en pahalı şey bilgi değil.
Omurga.