KARTAL’DAN HALK KÖŞESİ: EVRAKTA VAR, HAYATTA YOK

KARTAL’DAN HALK KÖŞESİ: EVRAKTA VAR, HAYATTA YOK

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Kartal’da hayat bazen bir tebligat zarfına sığar.
Kapıyı çalan postacı değildir artık… gelecek kaygısıdır.

Yıllar önce imzalanan o evraklarda yazıyordu her şey.
Net, açık, tartışmasız:
“Ya geçici konut verilir, ya kira yardımı yapılır.”

Devlet kendi kelimesini yazmıştı.
Şimdi o kelimenin arkasında duracak mı, asıl mesele bu.

Bugün ise başka bir tablo var.
Kapıya gelen kağıt hızlı, çözüm yavaş.
Tahliye var… ama alternatif yok.
Yıkım var… ama plan yok.
Söz var… ama karşılığı eksik.

Soruyor insanlar:
“Bizi sokağa çağıranlar, kendi yazdıkları kurallara uyacak mı?”

Çünkü mesele bina değil sadece.
Mesele beton değil.
Mesele doğrudan hayat.

Kış günü kapının önüne bırakılan bir aile,
bir istatistik değildir.
Bir dosya numarası hiç değildir.
O, bu şehrin kalbidir.

Ekonomi ortada…
Kiralar gökyüzüne çıkmış, maaşlar yerinde sayıyor.
Verilen destekler ise başka bir çağın rakamları gibi.
Kağıt üstünde yeterli görünen,
gerçek hayatta eksik kalıyor.

Vatandaş şunu net söylüyor:
“Bütçeniz, planınız, kurumlar arası yazışmanız…
bizim meselemiz değil.
Biz hakkımızı istiyoruz.”

İki yol var aslında, çok basit:

Ya söz verdiğiniz gibi geçici konut sağlayacaksınız.
Ya da gerçek piyasa koşullarına uygun, kesintisiz kira desteği vereceksiniz.

Ortası yok.
Çünkü barınma, pazarlık konusu değildir.

Bugün Kartal’da yükselen ses, sadece bir ilçenin sesi değil.
Bu, Türkiye’nin dört bir yanında yankılanan aynı cümle:

“Barınma hakkı ertelenemez.”

Ve bu noktada gözler ister istemez yöneliyor:
Murat Kurum
Özgür Özel
Gökhan Yüksel

Çünkü isimler değişse de sorumluluk değişmez.
İmza kimdeyse, söz de ondadır.

Kartal bir şey söylüyor aslında, çok net:
“Biz yıkıma karşı değiliz…
ama yok sayılmaya karşıyız.”

Ve son bir cümle, sade ama ağır:

Evrakta yazan bir hak,
hayatta yoksa…
orada sadece bina değil,
güven de çöker.

“Hoş Geldin, Güle Güle… Ve Aynı Düzen”

Siyaset sahnesi var ya…
Işık hiç sönmüyor.
Ama oyuncular sürekli değişiyor.

Dün merkezde Kemal Kılıçdaroğlu vardı.
Bugün sahne ışığı başka yüzlere dönüyor:
Muharrem İnce,
Mustafa Sarıgül…
Ve şimdi yeniden konuşulan bir isim:
Emine Ülker Tarhan

Perde değişiyor…
Ama senaryo?
Aynı.

 

Bir dönem “güle güle” denilenler,
bugün alkışlarla “hoş geldin” diye karşılanıyor.

Siyaset bizde biraz garip bir döngü:
Gidersin → eleştirirsin → beklersin → geri dönersin.

Ve kimse dönüp şunu sormaz:
“Sen az önce gitmemiş miydin?”

 

Muharrem İnce parlıyor.
Bu bir geri dönüş mü, yoksa sahneye yeniden sürülen bir karakter mi?
Genel başkanlık mı hedef, yoksa sadece “ben hâlâ buradayım” mesajı mı?

Mustafa Sarıgül zaten ayrı bir hikâye…
Adam siyaset yapmıyor, siyaset onun etrafında dönüyor.
Kamera nereye dönse orada.

Emine Ülker Tarhan…
Bir zamanlar “etkisiz muhalefet” diyerek ayrılan bir isim.
Bugün aynı yollar yeniden konuşuluyor.

Demek ki bu ülkede yollar bile düz değil.
Biraz dolanıyor… yine başladığı yere çıkıyor.

 

Ve tam burada…
En ağır ironi sessizce sahneye giriyor:

Kemal Kılıçdaroğlu.

Bir dönem bu “baba ocağı”nın kapısını açık tutan adam.
Masayı kuran, sandalyeyi çeken, herkesi içeri buyur eden.

Bugün?
Sanki hiç olmamış gibi bir sessizlik.

Dün “hoş geldin” diyenler,
bugün “güle güle” bile demeden geçiyor yanından.

Siyasette en sert veda,
yüksek sesle yapılan değil…
hiç yapılmayandır.

 

Şunu yaşayarak öğrenmişsin:

Milletvekili önce maaşına bakar,
sonra emekliliğine.

Emekliye gelince?
Söz çok… içi boş.

Belediye tarafında tablo farklı mı?
Değil.

İşçi çoğu zaman vitrin değil, dipnot.
İlçe başkanı, örgütün içindeki muhalefeti görmezden geliyor.
Ses çıkarana sahip çıkılmıyor.

Çünkü sistem basit çalışıyor:
Konforunu koruyan yükselir.
Sorgulayan kenara çekilir.

 

Kartal’a bakalım…

Gökhan Yüksel ilçe başkanlığını ziyaret ediyor.
Foto var, mesaj var: “Buradayım.”

Ama örgüt toplantılarında yok.
Bayramda yok.
Sahada yok.

Sonra bir gün çıkıp geliyor.

İnsan soruyor:
Bu ziyaret bir selam mı?
Yoksa ince bir hatırlatma mı?

Siyaset bazen kelimelerle değil,
yoklukla konuşur.

Gelmediğin yer,
gittiğin yerden daha çok şey anlatır.

 

Bir de ülke gündemi…

Akın Gürlek tartışmaları,
Özgür Özel iddiaları,
itiraflar, geri çekilen ifadeler…

Ortaya atılan iddialar,
geri çekilen sözler,
karışan dosyalar…

İddianame mi?
Yoksa “iftiraname” mi?

Toplumun kafası karışık,
ama bir şey net:

Adalet gecikti mi,
her şey kirlenir.

 

Ekonomi başka bir sahne…

Evlilik kredisi açıklanıyor:
250 bin TL, 200 bin TL…

Şartlar var, umut var…
Ama hayat pahalılığı gerçeği de orada.

Kağıt üzerindeki destek,
gerçek hayatta nefes oluyor mu?
İşte asıl soru bu.

 

Bir yanda doğalgaz kesintisi haberleri…
Bir yanda kabine değişikliği kulisleri…

Sistem kendini yeniliyor gibi görünüyor.
Ama vatandaşın hayatı aynı hızda değişiyor mu?

Orası muamma.

 

Ve en sert gerçek:

İstanbul’da bina çöküyor.

Deprem yok.
Sarsıntı yok.

Ama bina yok artık.

Çünkü mesele sadece deprem değil.
Mesele: ihmal.

Kolon kesilmiş,
zemin unutulmuş,
denetim yapılmamış.

Sonra “durup dururken çöktü” deniyor.

Hayır.
Hiçbir şey durup dururken olmaz.

Bu birikmiş bir çöküş.
Yılların ihmali.


Kartal’da kentsel dönüşüm…

Vatandaş kapının önüne konuluyor.
Ama verilen sözler?

Geçici konut?
Yok.

Gerçekçi kira yardımı?
Yok.

Evrakta yazan var,
hayatta karşılığı yok.

Buradan açık soruyorum:

Murat Kurum
T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı
ve yerel yönetimler…

Kendi imzanıza sahip çıkacak mısınız?

Barınma hakkı,
bir lütuf değil.

Bir haktır.

 

Sonuç?

İsimler değişiyor.
Yüzler değişiyor.
Roller değişiyor.

Ama düzen…

Aynı düzen.

Hoş geldinler çoğalıyor bu ülkede.
Ama güle güleler hep eksik.

Ve en tehlikelisi şu:

Herkes geri geliyor…
Ama kimse şunu hatırlamıyor:

Bu evin kapısını ilk kim açtı?

İşte o soru sorulmadığı sürece,
siyaset döner…

Ama asla ilerlemez.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *