PAZAR YAZISI | Yolu Açık Olsun (Havadan Sudan, Hayattan Hakikatten)
Doğru olanı yaptığımda
arkamdan eksilen kim varsa
hiç durmasın, yürüsün.
Bu ülkede doğru kalmak,
kalabalıkta tek başına kalmayı
peşinen kabul etmektir zaten.
Pazar günü.
Gürültüden kaçmak için değil,
gürültüyü filtresiz duymak için yazıyorum.
Havadan sudan diyoruz ya bazen…
Aslında hepsi hayattan.
Ve hayat bu ülkede ucuzlamıyor,
sadece küçülüyor.
Manav reyonlarında poşetler inceldi.
Şeffaf, narin, neredeyse görünmez.
Sebep basit: Poşet 1 TL oldu.
Sebep derin: Hayat pahalı.
İnsanlar çevre bilincinden değil,
cüzdan refleksinden şeffaf poşete sarılıyor.
Niyet temizdi, uygulama doğruydu belki ama
gerçek rafların arasında duruyor:
Herkes artık her kuruşun hesabını yapıyor.
Poşet küçüldü,
tehlike büyüdü.
Bu ülkede müşteri kazıklamak “ticari zekâ”,
halkı kandırmak “siyasi zekâ”,
ambulans arkasına takılmak “pratik zekâ”,
şikeyle kazanmak “sportif zekâ” sayılıyorsa
burada mesele zekâ değil,
toplu bir ahlak erozyonudur.
Kötü huylar karakter diye pazarlanıyor.
Oysa her birinin altında korku yatıyor.
Kıskançlık yetersizlikten,
kibir değersizlikten,
dik başlılık güçsüzlükten.
Mükemmeliyetçilik onay açlığından,
yalancılık suçlanma korkusundan.
Cimrilik yokluk paniğinden,
tembellik bile bir kaçış biçimi aslında.
Herkes güçlü görünmeye çalışıyor,
kimse güçlü değil.
Çünkü güç kasla değil,
ahlakla ölçülür.
Ahlak yoksa,
kalp küçülür, toplum yorulur.
Bedelli askerlik 300 bin küsur.
Zengin için hafta sonu harcaması,
fakir için ömürlük ukde.
Askere gitmeyenler “erkeklik” konuşuyor,
gidenler sessizce dönüyor.
Ben olsam sistemi tersinden kurardım.
Paraya göre değil,
emeğe göre bedel biçerdim.
Suça karışmış olanın değil sadece kendisi,
sülalesi bile bedelli yüzü görmezdi.
Üç yıl askerlik…
Tuvalet temizlerdi.
Bu vatana değil,
askere hizmet etsin diye.
Bir yanda bu çarpıklık,
öte yanda Avrupa’da filizlenen çocuklar…
Ajax’ta, Dortmund’da, Köln’de
Türk çocukları gol atıyor.
Biz hâlâ “bizden futbolcu olmaz” diye söyleniyoruz.
Olur.
Ama torpilsiz sistem ister.
Sabır ister.
Ahlak ister.
10 Ocak geçti.
Adı hâlâ “Çalışan Gazeteciler Günü”.
Oysa sahadaki tabelada başka yazıyor:
Yılışan Gazeteciler Günü.
Kalem satılık,
susmak primli,
sormak riskli.
Gazetecilik,
hakikati aramak değil,
konforu bozmamak sanılıyor.
Bir de sağlık meselesi var…
Magnezyum eksikliği diyorlar.
Kas krampları, yorgunluk, uykusuzluk…
Bence bu ülkede asıl eksik olan
vicdan magnezyumu.
O eksik olunca
sinir sistemi değil,
toplum çöküyor.
Deprem kapıda.
Ama biz hâlâ “sonra hazırlarız” diyoruz.
Deprem çantası lüks değil,
reflekstir.
Hazırlıklı olan panik yapmaz,
panik yapmayan hayatta kalır.
Yetmedi…
Bu kez zemin değil,
dijital dünya sallandı.
Instagram’da milyonların verisi ortalıkta.
Meta suskun.
Risk yüksek.
Dijital dünya da artık
bir afet alanı.
Üniformaya güvenip
hayatını kaybedenler var.
Ekrandan dolandırılanlar,
sembole kananlar…
Tehlike artık cepte,
ekranda, profilde.
Ve derbi…
Fenerbahçe kazandı,
Galatasaray kaybetti.
Birileri sevindi,
birileri sustu.
Ama pazar sabahı
hepimiz aynı pahalılığa,
aynı adaletsizliğe,
aynı yorgunluğa uyandık.
Pazar günü işte.
Hesap günü değil,
yüzleşme günü.
Doğru bildiğim yolda yürürken
beni terk eden herkesin
yolu açık olsun.
Ben kalabalıkta değil,
doğruda kalmayı seçtim.
Sessiz ama dik.
Yalnız ama temiz.
Sözüm net:
Hazırlık korku değil,
cesarettir.