SÖZ DEĞİL, ÖZ ZAMANI
yazar
Gazeteci Rıza Başkan
Tüm Yazıları

SÖZ DEĞİL, ÖZ ZAMANI

YAYINLAMA:

 

Bazı dönemler vardır; susmak ağır gelir, konuşmak ise sorumluluk ister. Bugün o günlerden biri. Çünkü mesele artık ne iyi niyet açıklamalarıyla ne de vitrinlik cümlelerle geçiştirilecek kadar basit. Mesele, siyasetin özünü kaybedip kaybetmediği meselesi.

Bir süredir siyaset yukarıdan aşağıya doğru konuşuyor. Mahalleler dinliyor, örgüt uyum sağlıyor, sokak bekliyor. Kararlar yukarıda alınıyor, bedel aşağıda ödeniyor. Buna düzen deniyor; ama adı konulmamış bir kopuş bu. Halktan, emekten, vicdandan kopuş.

Sosyal belediyecilik bir afiş çalışması değildir. Asfalt dökmek, açılış yapmak, bülten dağıtmak işin görünen yüzüdür. Görünmeyen yüzünde ise emeklinin tenceresi, işçinin alın teri, esnafın ayakta kalma mücadelesi vardır. Vicdan yoksa sosyal belediyecilik sadece süslü bir kelimedir.

Bir partiyi ayakta tutan yöneticiler değil, örgüttür. Örgüt, seçimden seçime hatırlanan bir kalabalık değildir. Uyarır, denetler, yanlışın karşısında durur. Susturulan örgüt, zamanla inancını kaybeder. İnancını kaybeden örgüt ise sadece tabelayı taşır.

Demokrasi, kağıt üzerinde yazılı kaldığında anlamını yitirir. Tüzük işletilmediğinde, ön seçim yapılmadığında, liyakat yerine yakınlık esas alındığında çürüme başlar. Nepotizm, yüksek sesle savunulamaz ama sessizce büyür. Ve en çok da emeği olanları küstürür.

Disiplin, fikir söyleyeni hizaya getirmek için değil; ahlaksızlığı, adaletsizliği ve kayırmacılığı durdurmak için vardır. Eleştiri düşmanlık değildir. Tam tersine, partisine inananların son savunma refleksidir.

Ön seçim bir tercih değil, zorunluluktur. Örgütün iradesini yok sayan her yapı kısa vadede rahatlar, uzun vadede meşruiyetini kaybeder. Demokrasi vitrinde kaldığında, içerisi hızla boşalır.

Bu yol, kolay olsun diye seçilmedi. Doğru olsun diye seçildi. Bugün ihtiyaç duyulan şey daha fazla sessizlik değil; daha fazla cesaret. Daha fazla itaat değil; daha fazla adalet.

Siyaset yeniden mahalleden başlamazsa, yukarıda kurulan her düzen aşağıda çözülür. Çünkü mahalle susarsa parti kaybeder. Örgüt yorulursa başarı kalıcı olmaz. Ve artık herkes biliyor: söz dönemi kapandı, öz zamanı başladı.

Usul Tamam, Peki Sorumluluk?

Toplantı öncesi her şey yerli yerinde görünüyor.
Çaylar masada, listeler hazır, fotoğraflar birazdan çekilecek.
Ama örgüt emekçisi bu sorumluluğu nerede hissediyor?
Kalabalık olmak yetmiyor.
Vicdan yoksa, sorumluluk da yoktur.

Kalabalık ve Karar Arasındaki Mesafe

Kalabalık konuşur, alkışlar yükselir.
Ama karar, vicdanın ve örgüt emekçisinin elinde değilse,
alınan hiçbir karar sahici değildir.
Örgüt burada.
Peki kararın sahibi kim?

Örgüt Var, Sorumluluk Nerede?

Her masada protokol var.
Her listede isim var.
Ama sorumluluk nerede?
Fikir nerede?
Eleştiri nerede?
Sadakat, terfi almak için değil;
örgütün ve halkın çıkarı için olmalıdır.
Bugün bu hatırlatılıyor.

Tarih Seçilir, Vicdan Konuşur

Bu toplantının amacı sadece tarih belirlemek değildir.
Asıl mesele, vicdanı olanların sesini duyurmak,
örgütle bağ kurmak ve halkın hakkını gözetmektir.
Kalabalık karar almaz.
Vicdan alır.

Aynı Düzen, Yeni Toplantı mı?

Her toplantıda aynı sahne:
Çay, liste, alkış…
Ama örgüt emekçisinin sesi yoksa,
tarih seçmek yenilik değildir.
Sadece tekrar olur.
Görüntü olur.
Ama değişim olmaz.

 

Kayda Geçsin: Eleştiri Suç Değildir

Eleştiri suç değildir.
Yol gösterir.
Alkış erdem değildir.
Farkındalık yaratır.
Bu toplantı, yalnızca usul ve tarihin değil;
eleştirinin, vefanın ve hafızanın da
kayda geçtiği bir toplantı olmalıdır.

Örgütün Vicdanı, Halkın Sesi

Bu kürsüden açıkça söyleniyor:
Örgüt nefes alıyor.
Halk burada.
Masalar dağılacak.
Çaylar bitecek.
Fotoğraflar unutulacak.
Ama sorumluluk, vicdan ve vefa kalacak.
Bugün buraya çıkan her söz,
örgütün ve halkın kendine tuttuğu aynadır.

Mahallelerin Sesi, Partinin Vicdanı

Sokak konuşuyor; ama yukarıdakiler duymuyor.
Mahalleler çalışıyor, örgüt alın teri döküyor; kararlar ise bir yerlerden, bizden uzakta alınıyor. Kapılar çalınıyor, çaylar konuyor, listeler hazırlanıyor; ama isimler başkaları tarafından yazılıyor. Buna “uyum” deniyor. Herkes biliyor: adı nepotizm, kayırmacılık.

Soru sorunca “şimdi sırası mı?” deniyor.
İtiraz edince “partiye zarar” uyarısı geliyor.
Eleştirince “disiplinlik” kapısı aralanıyor.

Oysa örgüt susarak değil, konuşarak büyür.
Parti yukarıdan inerek değil, mahalleden çıkarak kazanır.
Yerel başarı hikâyeleri anlatılıyor; ama eleştiriye kapalı başarı, vitrinde parıldayan bir süsten ibarettir. Halk doymaz. Makamı parti verir, örgüt verir, halk verir. Bunu unutan siyaseti vitrine hapseder.

Toplantılar, masalar, çaylar, alkışlar…
Bunlar sadece görüntü.
Örgütün sesi yoksa, tarih belirlemek bir yenilik değildir; yalnızca yapılmış gibi yapmaktır. Eleştiri suç değil, pusuladır. Alkış erdem değil, geçici bir gürültüdür.

Masalar dağılacak.
Çaylar bitecek.
Fotoğraflar akışta kaybolacak.

Ama vefa kalacak.
Sorumluluk kalacak.
Vicdan kalacak.

Örgüt nefes alıyor.
Karar, vicdanı olanların elinde olacak.

Kalabalık geçer, tarih yazılır;
ama vicdan ve vefa silinmez.

Mahalle mahalle, kapı kapı…
Gerçek güç burada.
Gerçek değişim burada başlar.

Sadakat İllüzyonu ve Suskunluğun Siyaseti

Bu ülkede siyaset artık “kimse alınmasın” cümlesiyle başlıyor.
Oysa tam da sorun bu: Kimse alınmıyor.
Kimse rahatsız olmuyor.
Koltuklar yerli yerinde, vicdanlar askıda.

Muhalefet, iktidara karşı değil; eleştiriye karşı tetikte.
Yanlışı söyleyene hain, susana olgun deniyor.
Birlik adına susmak erdem, konuşmak kriz sayılıyor.
Sanki bu topraklarda Atatürk, suskunluğu miras bırakmış gibi.

Bugün muhalefet partilerinde en büyük günah, muhalefet yapmak.
Eleştiri “zamanı değil” diye erteleniyor,
hakikat “şimdi sırası değil” denilerek boğuluyor.
Ama koltuk için zaman hep müsait.

Daha tuhafı şu:
Dün aynı meydanda aynı sloganı atanlar,
aynı lideri kutsayanlar,
bugün geçmişe dair tek bir cümleyi
“ihanet” başlığına sığdırabiliyor.
Dün alkışlayanlar, bugün savcı.
Siyasette hafıza kısa, menfaat hızlı.

Mesele kişiler değil.
Mesele sadakat illüzyonu.

Sadakat, hakikate değil de makama bağlandığında
ahlak olmaktan çıkar,
itaate dönüşür.
Ve itaat, her rejimde makbuldür.

Zor günlerde ortadan kaybolup
hava açınca “biz hep buradaydık” diyenleri tanıyoruz.
Fırtınada yoklar,
liman sakinleşince kaptan kesiliyorlar.
Siyaset bu tipleri sever;
çünkü sorgulamazlar, sadece yer kaplarlar.

Toplumun en büyük yarası yoksulluk değil, güvensizliktir.
Ekmek bulunur belki,
ama güven bir kez kırıldı mı
tamiri zor, bedeli ağırdır.

Bugün siyaset, bir sessizlik düzeni üzerine kurulu.
Yanlışa sus, koltuğu büyüt.
Doğruyu söyleme, bekle.
“Nezaket” diye sunulan şey,
çoğu zaman örgütlü korkaklıktan ibaret.

Kendi partisinin yanlışına susup
rakibin yanlışında bağıranlar var.
Adını koyalım:
Çifte standartlı bir ahlak bu.
Ve bu ahlak, siyaseti çürütür.

“Değişim” deniyor.
Evet, var.
Afişler değişiyor,
yüzler değişiyor,
sloganlar parlatılıyor.
Ama akıl aynı, kadro aynı, kibir aynı.

Bir dizi gibi:
Sezonlar değişiyor ama senaryo hiç değişmiyor.
Figüran halk,
alkış örgütten,
kazanç hep yukarıdan.

Gençler sahnede değil, dekor.
Mahalle çalışıyor,
fotoğraflar başkalarına yarıyor.
Sonra seçim kaybediliyor
ve suçlu yine halk oluyor.

Beceriksiz muhalefet,
iktidarın en büyük konfor alanıdır.
Halkın umudunu tüketir,
iktidarın ömrünü uzatır.

Solun krizi dışarıda değil, içeride.
Koltukla imtihanı kaybeden bir siyaset,
özgürlük vaat edemez.
Yoksulluğu yönetmeye talip olanlar,
adaleti konuşamaz.

Bu yüzden şunu söylemek gerekiyor:
Gerçek muhalefet, sadece iktidara karşı değil;
kendi içindeki suskunluğa da karşı durabilmektir.

Gerçek yoldaşlık, zor zamanda belli olur.
Gerçek mücadele, koltukta değil meydanda verilir.

Ve unutulmamalı:
Halk unutur sanılıyor ama
halk not alır.
Koltuklar gider,
hafıza kalır.

Siyaset, susanların değil
konuşma bedelini ödeyenlerin omzunda yükselir.

 
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *