Değerler Ölmez, Biz Unutursak Ölürler
Bazı şehirler vardır; asfaltı konuşur, kaldırımı hatırlar.
Kartal mesela…
Sadece bir ilçe değildir Kartal. Bir hafıza kartıdır. Tak çıkar yapılmaz.
İçinde Mehmet Ali Büklü vardır.
Mehmet Moğultay vardır.
Ve Silivri’nin soğuk duvarlarına sıkışmış, hâlâ sözü sıcak olan Sosyalist Enver Aysever vardır.
Mehmet Ali Büklü…
Adı yüksek sesle anılmaz belki ama sessiz bir direniş gibi durur orada.
Bir ilçenin vicdanı olur bazen bir insan.
Görünmez ama yokluğu fark edilir.
Mehmet Moğultay…
“Türkiye’yi yönetmek cesaret işidir” diyen kuşaktan.
Siyaseti kariyer değil, bedel olarak görenlerden.
Bugün ekranlarda bol keseden konuşanlara bakınca,
Moğultay’ın suskunluğu daha da anlam kazanıyor.
Ve Enver Aysever…
Sağdan çıkıp sola savrulmamış;
aksine, sağın içini görüp solda nefes almış bir adam.
Şimdi Silivri’de.
Demir kapılar ardında ama fikirleri hâlâ dışarıda dolaşıyor.
Çünkü fikir hapse girmez.
Giriyorsa, zaten fikir değildir.
Ekrem İmamoğlu: Bir Yön Değiştirme Hikâyesi
Ekrem İmamoğlu…
Bu ülkede nadir rastlanan bir şeyin adı artık:
Değişebilmenin cesareti.
Sağdan başlayıp sola varan bir yol bu.
Ama savrulma değil.
Menfaat rotası hiç değil.
Daha çok şuna benziyor:
Yanlış sokakta yürüdüğünü fark edip,
“Ben buradan gitmeyeceğim” diyebilmek.
Türkiye siyasetinde bu kolay mı?
Hiç değil.
Çünkü bizde fikir değiştirenlere hemen etiket yapıştırılır.
Oysa fikir değiştirmek ihanetse,
hiç değişmemek neyin sadakati?
İmamoğlu’nun hikâyesi tam burada ayrışıyor.
Sağ bir aile kültüründen çıkıp,
sosyal demokrasiye varmak;
bir slogan değil, bir iç hesaplaşma işi.
Bunu yapan adam ya çok kaybeder
ya da çok şey göze alır.
İmamoğlu ikincisini seçti.
Onu bu kadar hedef haline getiren de bu zaten.
Bağırmıyor.
Hakaret etmiyor.
Ama sakinliğiyle sinir bozuyor.
Çünkü bu ülkede iktidar dili serttir;
yumuşak olan, tehlikeli sayılır.
Ekrem İmamoğlu bir “lider mitosu” değil.
Zaten mesele de bu.
Bir kurtarıcı gibi konuşmuyor.
Bir belediye başkanı gibi başlıyor,
bir toplumsal refleks gibi büyüyor.
Hakkında açılan davalar,
siyaset yasağı tehditleri,
mahkeme koridorları…
Hepsi tanıdık sahneler.
Bu ülkede bir noktadan sonra başarı,
doğrudan suç delili sayılıyor.
Ama şunu net söyleyelim:
Ekrem İmamoğlu’nu güçlü yapan şey,
asla “kusursuz” olması değil.
Onu güçlü yapan şey,
kendisini eleştirenlerle kavga etmeyip,
aynı masada oturabilmesi.
Kartal’ın Moğultay’la,
Manisa’nın Durbay’la anlattığı hikâye neyse,
İmamoğlu’nun hikâyesi de oraya bağlanıyor:
Siyaseti bir meslek değil,
bir geçiş dönemi sorumluluğu olarak görmek.
Bugün sevilir, yarın eleştirilir.
Bu normal.
Ama bir şey değişmez:
Bu ülkede sağdan sola yürüyen herkes,
aynı zamanda konfor alanından çıkmıştır.
Ve bu, küçümsenecek bir şey değildir.
Ekrem İmamoğlu’nun asıl sınavı sandıkta değil.
Hafızada.
Yıllar sonra adını duyduğumuzda
“ne yaptı” diye sorduğumuzda,
cevap hâlâ insaniyse…
İşte o zaman,
bir isim daha “değer” olur.
Kartal’ın değerleri bunlar.
Hepsi birer sokak adı olabilirdi.
Ama olmadı.
Çünkü sokak tabelaları unutulur, hafıza direnirse yaşar.
Gelelim Manisa’ya…
Toprağı ağırdır Manisa’nın.
İnsanını erken büyütür, erken yorar.
Ferdi Zeyrek…
Siyaseti bağırarak değil, çalışarak yapanlardan.
Fotoğraf karelerine sığmayan bir emek hali.
Bir gün ansızın “yok” denildiğinde,
arkasında kalan boşluk “makam boşluğu” değil,
insan boşluğu oldu.
Ve Gülşah Durbay…
Bir kadın, bir başkan, bir mücadele.
Ölüm onun adını küçültmedi.
Tam tersine…
Bazı insanlar ölünce büyür.
Bazıları yaşarken küçülür.
Bu ülkede neyin hangisi olduğu çok net artık.
Gülşah Durbay’ın ardından yazılan her cümle,
aslında hayattayken söylenmeyenlerin itirafıydı.
Kadınlara “siyaset zor” diyenlere inat,
zorluğun içinden geçmiş bir isimdi o.
Şimdi hepsi aynı yerde duruyor:
Bir kâğıdın üzerinde değil,
bir partinin afişinde hiç değil,
bizim kolektif vicdanımızda.
Şunu açık açık söyleyelim:
Değer dediğin şey, öldükten sonra yapılan paylaşım değildir.
Değer, hayattayken sahip çıkmaktır.
Eleştirmekten korkmamaktır.
Yanındayken de arkasından da aynı cümleyi kurabilmektir.
Kartal’ın da Manisa’nın da ihtiyacı tam olarak bu:
İsimleri anmak değil, izlerini sürmek.
Heykel dikmek değil, yolunu yürümek.
Çünkü bazı insanlar ölür…
Ama asıl tehlike şudur:
Onların temsil ettiği fikirler ölürse,
şehirler yetim kalır.
Biz yetim kalmayalım.
Unutmayalım.
Unutturmayalım.