CHP'DE KURULTAY TARTIŞMALARI: ASIL SINAV MAHKEMEDE Mİ, VİCDANLARDA MI?
Siyasetin en ilginç tarafı şu...
Aynı insanlar dün omuz omuza yürür.
Bugün birbirlerine en sert cümleleri kurabilir.
Dün alkışlanan isimler, bugün eleştirilerin merkezine yerleşebilir.
Bu yeni bir durum değil.
Siyasetin doğasında rekabet var.
Ancak asıl mesele rekabetin nasıl yürütüldüğüdür.
Cumhuriyet Halk Partisi'nde uzun süredir devam eden kurultay tartışmaları da tam bu noktada önemli bir sınav hâline geldi.
Mahkemeler konuşuluyor.
Kurultay çağrıları yapılıyor.
Çağrı heyetleri tartışılıyor.
Sosyal medya her gün yeni bir iddia üretiyor.
Peki vatandaş bütün bunları nasıl izliyor?
Belki de en önemli soru tam burada başlıyor.
Çünkü sokaktaki insanın gündeminde sadece parti içi mücadele yok.
Pazar var.
Kira var.
Fatura var.
İşsizlik var.
Gelecek kaygısı var.
Siyaset, kendi gündemiyle toplumun gündemi arasındaki mesafeyi açtığında, seçmenin ilgisi de doğal olarak başka yöne kayıyor.
Demokrasilerde hukuk elbette vazgeçilmezdir.
Hiç kimse hukukun üzerinde değildir.
Ancak siyasal meşruiyetin kalıcı adresi yalnızca mahkeme salonları değildir.
Partilerin kendi tüzükleri, üyeleri, delegeleri ve demokratik gelenekleri de bu sürecin önemli parçalarıdır.
Bugün tartışılması gereken yalnızca "kim haklı?" sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Bu süreç sonunda parti daha mı güçlenecek?
Yoksa daha mı yorulacak?
Çünkü siyaset, yalnızca kazanma sanatı değildir.
Birlikte yol yürüyebilme becerisidir.
Siyasette son yıllarda dikkat çeken başka bir tablo daha var.
Projelerden çok kişiler konuşuluyor.
Programlardan çok polemikler öne çıkıyor.
Bir açıklamaya başka bir açıklama...
Bir paylaşıma başka bir paylaşım...
Derken asıl konuşulması gereken meseleler geri planda kalıyor.
Vatandaş ise televizyonu kapattığında mutfağa dönüyor.
Orada ne mahkeme kararı var...
Ne de kurultay takvimi...
Sadece geçim hesabı var.
Boş tencerenin siyasi görüşü olmaz.
Boş cüzdan parti rozeti taşımaz.
Ekonomi, bütün siyasi tartışmaların önüne geçebilecek kadar güçlü bir gündemdir.
Parti içi farklı görüşler demokrasinin zenginliğidir.
Tek seslilik demokrasi değildir.
Ancak farklı düşünceler birbirini dinlemeyi bırakırsa, zenginlik yerini kırılganlığa bırakabilir.
İşte siyasetin gerçek olgunluğu tam burada başlar.
Karşı tarafın konuşma hakkını savunabilmek...
Eleştirirken saygıyı koruyabilmek...
Kurumları kişilerden daha büyük görebilmek...
Bugün ihtiyaç duyulan belki de tam olarak budur.
Bir siyasi hareketi ayakta tutan yalnızca güçlü liderler değildir.
Güçlü teşkilatlardır.
Ortak ilkeleridir.
Kurumsal hafızasıdır.
Ve en önemlisi...
Toplumla kurduğu güven ilişkisidir.
Çünkü güven kaybedildiğinde, en güçlü slogan bile eski etkisini göstermez.
Belki de artık herkesin kendisine aynı soruyu sormasının zamanı gelmiştir:
Biz gerçekten çözüm mü arıyoruz?
Yoksa sadece kendi haklılığımızı mı ispat etmeye çalışıyoruz?
Bu sorunun cevabı yalnızca CHP için değil...
Türkiye'deki bütün siyasi partiler için önem taşıyor.
Çünkü demokrasi, aynı fikirde insanların değil; farklı fikirde olanların birlikte yaşayabilme iradesidir.
Ve unutulmamalıdır ki...
Mahkemeler hukuki karar verir.
Kurultaylar siyasi karar verir.
Ama son sözü her zaman millet söyler.
MASADA RAKAMLAR, PAZARDA ETİKETLER
Toplu iş sözleşmeleri yaklaştığında Kartal İlçesinde ilginç bir mevsim başlar.
Masalarda dosyalar kalınlaşır.
Sunumlar uzar.
Takvimler dolar.
Ama pazardaki etiketler kimseyi beklemez.
Bugün belediye koridorlarında en çok duyulan cümle belki de şudur:
"Görüşmeler devam ediyor."
Peki mutfakta görüşmeler devam ediyor mu?
Kasap...
Manav...
Market...
Ev sahibi...
Elektrik şirketi...
Onlar da "bir sonraki toplantıyı" mı bekliyor?
Yoksa faturalar zamanında mı geliyor?
İşte asıl soru burada başlıyor.
Toplu sözleşme sadece rakam pazarlığı değildir.
Aynı zamanda adaletin sınavıdır.
Çünkü belediyeyi ayakta tutan yalnızca beton binalar değildir.
Sabah hava aydınlanmadan sokağı süpüren emekçidir.
Parkı düzenleyen bahçıvandır.
İtfaiyecidir.
Şofördür.
Zabıtadır.
Memurdur.
Mühendistir.
Teknisyendir.
Temizlik görevlisidir.
Kısacası görünmeyen kahramanlardır.
Şimdi bir soru...
Masalarda "imkânlarımız sınırlı" deniliyor.
Peki enflasyonun imkânı sınırlı mı?
Kiraların vicdanı var mı?
Pazar filesi "bu ay idare ederim" diyor mu?
Hayır.
O hâlde masadaki hesap, hayatın hesabıyla neden buluşamıyor?
Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:
— Hocam, zam ne zaman gelir?
Hoca gülümsemiş:
— İnşallah fiyatlardan önce...
Ne yazık ki günümüzde bu fıkra, bazen gülümsetmekten çok düşündürüyor.
Toplu sözleşmeler uzadıkça umut da uzuyor.
Ama sabır, sonsuz bir kaynak değil.
Emekçinin cüzdanı takvimle yarışıyor.
Çocuk okul alışverişini beklemiyor.
Faturalar "komisyon kurulsun" demiyor.
Hayat her sabah peşin tahsilat yapıyor.
İşte bu yüzden toplu sözleşme sadece sendikanın, belediyenin ya da masadaki heyetlerin meselesi değildir.
Bu İlçede yaşayan herkesin meselesidir.
Çünkü mutlu çalışan, kaliteli hizmet üretir.
Huzurlu çalışan, kentine sahip çıkar.
Hakkını alan emekçi, işine daha güçlü sarılır.
Son bir soru bırakalım...
Toplantılar çoğaldığında başarı mı artar?
Yoksa sonuç alındığında mı?
Çünkü vatandaş toplantı tutanağını değil, hizmeti görür.
Emekçi ise alkışı değil, emeğinin karşılığını bekler.
Alın teri bekleyebilir sananlar, hayatın hızını hesaba katmıyor olabilir.
Masalarda rakamlar konuşulurken...
Pazarda etiketler susmuyor.
Belki de en güçlü müzakere, toplantı salonunda değil; market kasasında yaşanıyor.
Ve unutulmamalıdır:
Kimsenin kaybetmediği... Emeğin kazandığı... İş barışının güçlendiği... Alın terinin karşılığını bulduğu... Bir toplu sözleşme diliyoruz. Çünkü... Emek varsa hizmet vardır. Hizmet varsa belediye vardır. Belediye varsa işçiler, emekçiler esnaflar, vatandaşlar yaşar.