ANKARA’DA DİRENİŞ, MEYDANLARDA SESSİZLİK: KOLTUKLAR KİMİN, HAKİKAT KİMİN?
Ankara’da altı gündür bir ses var.
Gürültü değil… bağırış değil…
Daha derin bir şey.
Toprağın altından gelen bir ses.
Maden işçisinin nefesi.
“Buradayım” diyen ama duyulmayan bir ses.
Ve aynı günlerde, başka bir sahne kuruluyor ülkede.
23 Nisan.
Koltuklar devrediliyor.
Makamlar çocuklara emanet ediliyor.
Gülüşler, fotoğraflar, alkışlar…
Güzel mi? Güzel.
Ama eksik.
Çünkü bu memlekette bazı çocuklar o gün koltuğa oturuyor,
bazıları ise o gün de çalışıyor.
Bir tarafta kravatlı çocuk, belediye başkanı koltuğunda poz veriyor.
Diğer tarafta…
Eline çekiç verilmiş çocuk, hayatla pazarlık yapıyor.
Kimse sormuyor:
“Bugün o koltuklara gerçekten kim oturmalıydı?”
Belki de o koltuklara…
Madenin ağzında bekleyen işçi oturmalıydı.
Belki sabahın köründe işe giden çocuk.
Belki de evine ekmek götüremeyen baba.
Bir günlüğüne değil,
bir yüzleşme için.
Koltuklar Çocukların mı, Vicdanların mı?
Her 23 Nisan’da aynı sahne. Aynı dekor. Aynı iyi niyetli ama eksik fotoğraf.
Bir çocuk gelir…
Kravatı biraz büyük, cümleleri ezberlenmiş, gözleri pırıl pırıl.
Belediye başkanının koltuğuna oturur.
Cumhurbaşkanlığı makamına çıkar.
Bir günlüğüne “ülkeyi yönetir.”
Salon alkışlar.
Kameralar kayıtta.
Sosyal medya hazır.
Peki biz hazır mıyız?
Çünkü dışarıda başka bir sahne daha var.
Işık yok. Kamera yok. Alkış hiç yok.
Sanayide çalışan bir çocuk…
Elinde oyuncak değil, pense.
Üzerinde bayramlık değil, yağ lekesi.
Bir başkası sokakta… mendil satıyor, su taşıyor, hayatla pazarlık yapıyor.
Şimdi soralım, dürüstçe:
O çocuklar hiç o koltuklara oturdu mu?
Ya da daha sert soralım:
O koltuklarda oturanlar, bir günlüğüne o çocukların yerine geçti mi?
Bir günlüğüne değil…
Bir saatliğine bile olsa…
Bir belediye başkanı sabah 7’de sanayiye gitse mesela…
Bir milletvekili kırmızı ışıkta cam silse…
Bir bakan, “abi almazsan bugün açım” demenin ağırlığını taşısa…
Ne değişirdi?
Belki konuşmalar değişirdi.
Belki istatistikler değil, hikâyeler konuşulurdu.
Belki “çocuk politikası” değil, “çocuk gerçeği” yazılırdı.
Çünkü biz yıllardır bir şeyi karıştırıyoruz:
Temsil ile temas aynı şey değil.
Çocuğu koltuğa oturtmak güzel bir sembol.
Ama semboller, gerçeğin üstünü örttüğünde…
İyi niyet, vicdanı susturur.
Ve o sessizlik…
En çok çocuklara yakışmaz.
23 Nisan bir bayram, evet.
Ama aynı zamanda bir aynadır.
Kime baktığımızı değil, kimi görmezden geldiğimizi gösterir.
Belki de bu yıl soruyu değiştirmek lazım:
“Bugün koltuğa hangi çocuk oturdu?” değil…
“Bugün hangi çocuğun hayatına dokunduk?”
Çünkü egemenlik, sadece bir günlüğüne devredilen koltuk değildir.
Egemenlik… çocuğun geleceğinde söz sahibi olmaktır.
Ve o gelecek…
Kürsülerde değil, sokaklarda yazılıyor.
1 Mayıs yaklaşıyor.
Takvim ilerliyor ama zihniyet yerinde sayıyor.
Her yıl aynı cümleler:
“Emek kutsaldır.”
“İşçi baş tacıdır.”
Sonra?
Sonrası sessizlik.
Ankara’daki o direniş neden büyümüyor mesela?
Neden ekranlarda yok?
Neden o işçinin sesi, sosyal medyada trend olmuyor?
Çünkü hakikat artık hızlı değil.
Algı hızlı.
Bir tweet kadar kısa olmayan hiçbir şey tutmuyor bu çağda.
Ve işçinin hikâyesi…
maalesef uzun.
Köşe yazarlığı dediğin şey bazen aynaya bakmaktır.
Bugün o aynada şunu görüyoruz:
Herkes konuşuyor ama kimse duymuyor.
Herkes yazıyor ama kimse hissetmiyor.
Ahmet Hakan olsa derdi ki:
“Bu işte bir tuhaflık var.”
Yılmaz Özdil daha sert girerdi:
“Şov yapıyoruz, gerçek yok.”
Fatih Altaylı meseleye rakam sokardı,
“Bu düzen sürdürülebilir değil” derdi.
Levent Gültekin içerden vururdu:
“Sistem kendi vicdanını kaybetmiş.”
Abdulkadir Aksu tarzı bir yerden bakarsan:
Devlet aklı suskun, toplum yorgun.
Barış Yarkadaş?
O doğrudan sorardı:
“Bu işçinin hakkını kim savunacak?”
Asıl mesele şu:
Bu ülkede semboller çok güçlü,
ama gerçekler çok yalnız.
23 Nisan’da koltuk devretmek kolay.
Ama o koltuğun hakkını devretmek zor.
1 Mayıs’ta slogan atmak kolay.
Ama emeğin karşılığını vermek zor.
Ankara’daki o direniş…
Aslında bir ayna.
Bakmak isteyen için.
Görmek isteyen için.
Ve o aynada şunu görüyorsun:
Bu ülke hâlâ emeğiyle sınanıyor.
Hâlâ çocuklarıyla sınanıyor.
Hâlâ vicdanıyla sınanıyor.
Belki de mesele koltuk değil.
Mesele… o koltuğa kimlerin hiç oturamayacağı.
Ve belki de asıl soru şu:
Bir gün gerçekten hak edenler oturursa…
biz o manzaraya hazır mıyız?