İstifçilik: Kalbin Deposu, Ruhun Yükü
Bazı insanlar eşyaları biriktirir.
Bazılarıysa hatıraları.
Ama en tehlikelisi… insan biriktirmektir.
Çünkü eşya sessizdir.
Tozlanır, eskir, unutulur.
Ama insan dediğin; iz bırakır, yük olur, bazen de içini kemiren bir ağırlığa dönüşür.
“Lazım olur” diye sakladığımız her şey gibi,
“Belki değişir” diye hayatımızda tuttuğumuz insanlar da birikir.
Üst üste, kat kat…
Bir bakmışsın, iç dünyanda kocaman bir yığın oluşmuş.
Ve en çok ihtiyacın olan şey—huzur—en altta kalmış.
Oysa hayat raf sistemi değil.
İnsan kalbi depo hiç değil.
Kıyamıyoruz.
Çünkü anılar var.
Birlikte gülünmüş günler, yarım kalmış cümleler, içimizde hâlâ yankılanan sesler…
Ama şunu da dürüstçe söyleyelim:
En çok yük olanlar, en çok değer verdiklerimiz oluyor bazen.
İşte orada devreye kalp değil, akıl girmeli.
Çünkü bazı insanlar sevildiği için değil, alışıldığı için kalır.
Ve alışkanlık… bazen en ağır zincirdir.
Bahar geliyor.
Toprak uyanıyor, ağaçlar silkeleniyor, fazlalıklarını döküyor.
Doğa bile diyor ki: “Hafiflemeden yeşeremezsin.”
Biz hâlâ neyi tutuyoruz?
Şimdi tam zamanı.
Sadece dolapları değil, kalbi de boşaltmanın zamanı.
Yük yapan ne varsa, vedası gecikmiş kim varsa…
Usulca değil, kararlı bir adımla bırakmanın zamanı.
Çünkü hafiflik bir lüks değil, bir ihtiyaç.
Ve inan, bıraktığın her şey senden bir şey eksiltmez.
Aksine, seni sana geri verir.
Sonra bir gün dönüp baktığında,
“Keşke” değil,
“İyi ki” dersin.
Ve o an…
İçinden uzun, derin, gecikmiş bir nefes yükselir:
Oh be.
İşte o nefes,
yeniden başlamanın ta kendisidir.