Bu işin CHP'si, AKP'si yok... Kısa ve net; Çal-ma-ya-cak-sın!
Siyasetin gürültüsüne aldırma, hayatın tamir edilmesi gereken yanları var. Ve unutma: bu işin CHP’si, AKP’si yok.
Siyaset sahnesi sürekli bir tango, her adım hesaplı, her dönemeç propaganda dolu. Ama bazı meseleler var ki, partiler arasında dans etmiyor; basitçe insanı, toplumu ilgilendiriyor. İşte o an geliyor: elektrik kesintisi, su borusu patlaması, asfalt delik deşik, okul çatısı çürümüş…
Vatandaşın sorunu ne CHP’nin manifestosu ne de AKP’nin vizyon belgesi. Sorun, o masada kahve içenlerin gündeminde değil; sorun, yolda yürüyen insanların cebinde, evinde, hayatında. Mesela bir apartmanın altındaki elektrik panosu arızalıysa, kimin partisinden olduğu umurunda değil kimsenin. Panoyu onaracak usta lazım. Hemen.
Siyasetçiler konuşuyor, istatistikler paylaşılıyor, raporlar hazırlanıyor… Ama bir fatura geldiğinde, çocuk hasta olduğunda, kombi bozulduğunda, oy farkı değil hayat fark ediyor. Bir evin ışığı yanmadığında partizanlık rafa kalkıyor, çözüm bekleniyor.
Bu yüzden bazen hatırlamak lazım: bazı işlerin CHP’si, AKP’si yok. İnsanlık boyu ortak bir sorumluluk, hayatı kolaylaştırma görevi var. Ve kimse bu işin “biz yaptık, oy kazandık” kısmında olmak istemezken, gerçek olan şu: sokaktaki insanın gözlerindeki karanlığı gidermekten başka bir partizanlık yok.
Ve biz, siyasetin gürültüsünde, hayatın sessiz çığlıklarını duymalıyız. Çünkü ışıklar yanmazsa, ne manifesto ne vaad ne de propaganda anlam taşır.
Türkiye'nin siyaset sahnesinde son günlerde yaşananlar, CHP özelinde derin bir çelişkiyi gözler önüne seriyor. Bir yanda laiklik bildirileri yayımlayan sivil toplum kuruluşları, diğer yanda suskun bir genel merkez… Bir yanda yıllarca emek vermiş ilçe başkanlarının toplu ihraçları, diğer yanda "iktidar yürüyüşü" nutukları…
Eskiden iyilik sessizdi. Sağ elin verdiğini sol el bilmezdi. Gecenin karanlığında bırakılan bir erzak kolisi gibiydi yardım; reklamsız, filtresiz, afişsiz. Şimdi ise kameralar açılıyor, mikrofonlar uzatılıyor, logolar kadraja giriyor. İyilik değil, içerik üretiliyor. Yardım değil, PR stratejisi yazılıyor. Yoksulluk fon müziğine dönüşmüş, merhamet reklam panosuna asılmış durumda.
Oysa dayanışma, insan onurunu incitmeden yapılır. İyilik görünür olmak zorunda değil; etkisi görünür olsun yeter.
Parti içi muhalefet meselesi ise ayrı bir yara. Geçmişte ilçe başkanlığı yapmış, gençlik kollarında ter dökmüş, seçim gecelerinde sandık başında sabahlamış insanlar, sırf eleştirdiler diye kapı dışarı ediliyor. Oysa parti içi muhalefet, partiyi yöneten kadrolara güç veren, onları daha iyiye sevk eden en önemli etkendir. Sol siyaset, farklı seslerle büyür; susturarak değil, kucaklayarak.
Atatürk'ün 1931 Kurultayı'nda söylediği sözler hâlâ kulağımızda çınlamalı: "Partide bir yanlışı, bir eksikliği gördüğünüz zaman, kayıtsız şartsız eleştireceksiniz. Yapılan herhangi bir yanlışa müsamaha göstermek son derece yanlıştır; mahzuru faydasından büyük olur."
Bu mirasa sahip çıkmak, bugünün yöneticilerinin boynunun borcudur.
Laiklik bildirileri furyasında CHP'nin kurumsal sessizliği ise düşündürücü. 168 kişilik bildiri, eğitim sendikaları, Türk Tabipleri Birliği, hatta DEM'li bir milletvekili laiklik çıkışı yaparken, CHP'nin suskun kalması nasıl açıklanabilir? Bu sessizlik, ya stratejik bir tercihtir ya da derin bir rahatsızlığın işareti. Ama her iki durumda da parti tabanında soru işaretleri büyüyor.
Bir zamanlar Kemal Kılıçdaroğlu'nun ektiği tohum, bugün filiz verdi. %48,5 oy, sırtında hançerlerle seçime giren bir aday için azımsanmayacak bir başarıydı. O tohum, ortak aklın ve toplumsal mutabakatın filiziydi. Şimdi o filizi büyütmek, ona sahip çıkacak ellerin varlığına bağlı. Su ister, emek ister, sabır ister. Tasfiye değil, kucaklama ister.
Bugün CHP'nin önünde duran en büyük tehlike, kendi içinde yarattığı otoriter reflekslerdir. Monarşik parti modelini dayatan Siyasi Partiler Yasası'nı bahane edip parti içi demokrasiyi yok saymak, AKP tarzı biat kültürünü yeşertmekten başka işe yaramaz. Oysa eleştiri demokrasinin nefesidir; nefes kesildiğinde geriye sadece sessizlik ve tam otoriterlik kalır.
Sözün özü: CHP biatla değil, demokrasiyle büyür. Fikir ayrılıkları zenginliğimiz, eleştiri ise mayamızdır. İhraçlar zehirdir, kucaklaşma ilaç. Partiyi yönetenler, Atatürk'ün koltuğunda oturduklarını unutmamalı; o koltuk, eleştiriye tahammülü değil, eleştiriyi beslemeyi emreder.
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz. Birleşerek çoğalacağız, ayrışarak yok olmayı değil.
REİS yap bir çılgınlık diyenlere cevap
Biz bu ülkeyi miras almadık.
Emanet aldık.
Korkmadan düşünenlerin,
biat etmeyenlerin,
aklını kiraya vermeyenlerin tarafındayız.
Çünkü biliyoruz;
Cumhuriyet sadece bir yönetim şekli değil,
insanın başını dik tutma hakkıdır.
Bizim pusulamız belli:
Bilim, özgürlük, liyakat ve vicdan.
Ne karanlığa alışırız,
ne susmayı erdem sayarız.
Birileri geçmişi tartışırken
biz geleceği kurarız.
Çünkü Atatürkçülük nostalji değil,
yarını inşa etme cesaretidir.
Ve evet…
Bu memleket hâlâ genç,
hâlâ inatçı,
hâlâ ayağa kalkmayı bilenlerin ülkesi.
Cumhuriyet modumuz:
Daima açık.
Biz Atatürk’ü sadece ananlardan değiliz,
anlayanlardanız.
Fotoğraf önünde saygı duruşu değil,
fikrin önünde dimdik duruş bizimkisi.
Çünkü mesele bir isim değil;
aklın özgür olması,
hukukun üstün olması,
kimsenin kula kul olmamasıdır.
Bizim devrimimiz hâlâ sürüyor.
Cehalete karşı eğitimle,
yoksulluğa karşı üretimle,
korkuya karşı cesaretle…
Cumhuriyet;
bir neslin değil,
her neslin yeniden savunacağı bir onurdur.
Ve unutulmasın:
Bu ülke diz çökenlerin değil,
ayağa kalkanların ülkesi oldu hep.
Ne geriye bakarak yürürüz,
ne karanlığa teslim oluruz.
Çünkü biz Atatürkçüyüz.
Yönümüz daima ileri
Atatürkçülük geçmişi övmek değil,
geleceği korkmadan kurmaktır.
Bizim devrimimiz bitmedi.
Sadece nöbet değişti.
Cumhuriyet emanet değil;
her gün yeniden kazanılan bir cesarettir.
Her fikri kutsallaştırdığın gün,
düşünmeyi bırakırsın.
Bir ülke sadece geçmişin gölgesinde yürüyemez.
Yeni çağ, yeni akıl, yeni söz ister.
Hiçbir ideoloji eleştiriden muaf değildir.
Çünkü sorgulanmayan fikir,
zamanla dogmaya dönüşür.
Gerçek güç;
tek bir düşünceye bağlı kalmak değil,
değişebilmeyi göze almaktır.
Belki mesele taraf olmak değil,
ülkeyi geleceğe gerçekten hazırlamaktır.
Bizim meselemiz inançla değil,
inancı siyasetin yakıtı yapan anlayışladır.
Çünkü Cumhuriyet;
kimsenin nasıl inanacağına karışmaz,
ama kimsenin dini kullanarak yönetmesine de izin vermez.
Atatürk’ün kurduğu düzen,
imanı vicdana,
devleti akla emanet etti.
Camiyi siyasete,
inancı kutuplaşmaya,
dini güce dönüştürdüğünüz anda
adalet kaybolur, liyakat susar.
Biz laikliği bir tehdit değil,
herkesin özgür kalabilmesinin tek sigortası olarak görüyoruz.
Çünkü biliyoruz:
Devlet kutsal olmaz.
İnsan kutsaldır.
Ve Cumhuriyet;
bir inancın değil,
86 milyonun ortak evidir.
Sözün özü: CHP biatla değil, demokrasiyle büyür. Birleşerek çoğalacağız, ayrışarak yok olmayı değil. Fikir ayrılıkları zenginliğimiz, eleştiri ise mayamızdır. İhraçlar zehirdir, kucaklaşma ilaç. Partiyi yönetenler, Atatürk'ün koltuğunda oturduklarını unutmamalı; o koltuk, eleştiriye tahammülü değil, eleştiriyi beslemeyi emreder.
Bu İşin CHP’si, AKP’si Yok…
Hayat bazı işleri partizanlıktan bağımsız halletmeyi gerektirir. Su borusu patladıysa, elektrik kesildiyse, kombi bozulduysa kimin hangi partiye oy verdiği umurunda değildir kimsenin.
Çünkü çözüm bekleyen bir halk var; geciken tamir, geciken hizmet, geciken adalet… ve bir de çalmak isteyenler var: zamanını, emeğini, hakkını… İşte o anda partiler devre dışı kalır.
Çal-ma-ya-cak-sın!
Her işin, her emeğin, her hakkın bir sahibi var. Partiler tartışabilir, laf üretebilir; ama sokaktaki gerçekliği sadece sen değiştirebilirsin.