Hakaret ve Tehdit Bir Siyaset Yöntemi Olabilir mi?
Demokrasilerde sandık, sadece bir ismi değil, aynı zamanda o ismin temsil ettiği bir uzlaşıyı da tescil eder.
Özellikle son yıllarda sıkça gördüğümüz "ittifak" modelleri, farklı siyasi damarların ortak bir paydada buluşmasıyla hayat buluyor.
Ancak seçim bittikten sonra yaşanan "istifa" ve "ayrışma" süreçleri, hem ahlaki hem de hukuki tartışmaları beraberinde getiriyor.
Bir belediye başkanı, kendisini seçtiren ittifakın ruhuna aykırı davrandığı gerekçesiyle partisinden ayrılabilir.
Bu durum, partinin genel merkez yöneticilerinde hayal kırıklığı yaratabilir.
Ancak; hukuk devletinde hiçbir siyasi gerekçe, bir bireye yönelik hakaret veya tehdit etme hakkını doğurmaz.
Gelişmiş demokrasilerde (örneğin Almanya veya İskandinav ülkeleri), parti disiplini ve ittifak protokolleri çok sıkıdır.
Bir siyasetçi sözünden döndüğünde "siyasi bedeli" toplum nezdinde itibar kaybı ile ödetilir, şahsi tehditlerle değil.
Türk Ceza Kanunu ve etik ilkeler uyarınca, eleştiri sınırını aşan her türlü tehdit, hukukun alanına girer ve demokratik olgunlukla bağdaşmaz.
İttifakın ortak oylarıyla makama gelen kişi, istifa ettiğinde seçmenin bir kısmının iradesinden kopmuş sayılır.
Gelişmiş ülkelerde "floating voters" (kararsız/geçişken seçmenler), adayların sadece kimliğine değil, sözüne sadakatine bakar.
İttifakın gücünü arkasına alarak koltuğa oturan ancak daha sonra bu yapıyı dağıtan bir kadronun, bir sonraki seçimde "ittifaksız" kazanması, ancak olağanüstü yerel bir başarı veya çok güçlü bir şahsi karizma ile mümkündür.
Sonuç olarak; siyaset bir uzlaşı sanatıdır.
İttifak protokollerine aykırılık "siyasi bir güvensizlik" meselesidir ve çözümü sandıktır.
Yöneticilerin öfke diline sarılması ise hem hukuka aykırıdır hem de o partinin demokratik standartlarını aşağı çeker.
Siyasetçi, sadece partisinin değil, kendisine oy veren her bir vatandaşın emanetçisidir.