“Sessizliğin Bedeli”
yazar
Gazeteci Rıza Başkan
Tüm Yazıları

“Sessizliğin Bedeli”

YAYINLAMA:

Siyaset bazen bir satrançtır, bazen bir yangın… Ama en tehlikelisi, yangın çıkarken kimsenin dumanı görmek istemediği anlardır. Bugün Keçiören’de yaşanan istifa meselesi, yalnızca bir belediye başkanının parti değiştirme ihtimali değildir. Bu, yıllardır biriken tercihlerin, suskunlukların ve siyasi refleks kayıplarının masaya devrilmiş halidir.

Soruyu en baştan sormak gerekiyor:
Bir belediye başkanı istifa ediyorsa, bu sadece onun tercihi midir, yoksa onu oraya getiren iradenin de aynaya bakması gereken bir tablo mudur?

Keçiören, Cumhuriyet Halk Partisi açısından sembolik öneme sahip bir ilçeydi. Uzun yıllar sonra kazanılan bir belediyenin bu noktaya gelmesi, basit bir siyasi hareket olarak geçiştirilemez. Bu, bir yönetim anlayışının sınavıdır.

Mesut Özarslan’ın adaylık süreci hatırlandığında tablo daha da netleşiyor. Önce başka ilçelerde aday yapılmak istenmesi, örgütün itirazları sonrası Keçiören’e kaydırılması… Bu süreç başlı başına siyasetin örgütle değil, masa başı tercihlerle yürütüldüğüne dair güçlü bir işaretti. Siyaset, tabanın nefesini hissetmediği anda, kendi gölgesine yenilir.

Bugün gelinen noktada konuşulan iddialar, yolsuzluk söylentileri, parti içi tartışmalar ve sert mesajlaşma polemikleri, aslında meselenin sadece bir isimle sınırlı olmadığını gösteriyor. Bir partinin en büyük gücü, adayın kim olduğundan çok, aday belirleme sürecinin ne kadar şeffaf ve ilkeli olduğudur. Eğer bu zemin kayarsa, siyaset kişisel ilişkilerin ve krizlerin oyuncağı haline gelir.

En dikkat çekici meselelerden biri ise parti içi eleştiri kültürünün zayıflaması. Dostane uyarıların ihanet olarak görülmesi, siyaset kurumunun bağışıklık sistemini çökertir. Eleştiri susturulduğu anda hatalar büyür, hatalar büyüdüğünde ise faturayı örgüt ve seçmen öder.

Bir başka tartışma başlığı ise liderlik meselesidir. Liderlik, sadece seçim kazanmak değil; krizleri yönetmek, ihtilafları çözmek ve partinin kurumsal vakarını koruyabilmektir. Eğer siyasi iletişim hakaret iddialarıyla gündeme geliyorsa, bu durum sadece bireysel değil, kurumsal bir sorgulamayı da beraberinde getirir.

Keçiören meselesi, aslında Türkiye siyasetinde kronikleşmiş bir sorunu tekrar gözler önüne seriyor: Sağdan transfer edilen adaylarla seçim kazanma stratejisi. Bu model kısa vadede sonuç getirse bile uzun vadede ideolojik kimliği ve parti aidiyetini zayıflatma riski taşır. Siyaset, ödün verdikçe genişleyen bir alan değil; ilke kaybettikçe daralan bir yoldur.

Bugün CHP içinde konuşulması gereken en önemli konu, “kim gitti” sorusundan çok “neden bu noktaya gelindi” sorusudur. Çünkü siyasi partilerde asıl tehlike, bir kişinin ayrılması değil, güven duygusunun erozyona uğramasıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 1931’de söylediği söz, bugün hâlâ siyasetin pusulası olabilecek kadar nettir:
Bir yanlışı görüp susmak, o yanlışı büyütmektir.

Keçiören örneği, belki bir başlangıçtır, belki bir uyarı… Ama kesin olan bir şey var: Siyasette kazanılan koltuklar, ilkesizliğin üzerine kurulursa, o koltuklar bir gün mutlaka sarsılır.

Bugün CHP için mesele bir belediye değil, yönetim refleksidir. Örgütle bağını güçlendiren, aday belirleme süreçlerini şeffaflaştıran ve eleştiriyi düşmanlık değil yol gösterici olarak gören bir siyaset anlayışı inşa edilmezse, benzer krizlerin yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Siyaset, sabır isteyen bir yürüyüştür. Ama sabır, hatalara göz yummak değildir.
Sessizlik bazen nezaket değildir; bazen çöküşün en gürültülü halidir.

Ve halk şunu sorar:
Biz oy verirken umut verdik.
Peki umutlar kime emanet edildi?

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *